Ölümden Önce Hayat Var mı? Zamanı ve Güzelliği Anlama Çabaları

Dali

Hayatta hiçbir şey sabit kalmaz. Her şey değişir. Ve bu basit gerçek bizlere -genelde- korkunç gelir. Günler gelip geçerken her şeyin değişiyor oluşuna isyan eder, kalıcı bir şeylere tutunmaya çalışırız. Akan hayatla uyuşmayan “sabit” gerçeklikler yaratır, sonra da onlara sıkı sıkı yapışırız. Peki, tersi mümkün değil midir? Yani, hayatın değişimleri ve akış ile dost olmak mümkün değil midir?

Yaşadığımız çağın aurası sahiplenmenin, ele geçirmenin, kârın, elde etmenin doğru olduğunu söylüyor olabilir; fakat hayatın gerçekliği basittir: “Hiçbir şeyi tutamazsın/sahip olamazsın.” Vakit, kesinlikle nakit değildir. İstediğiniz parayı verin, geçen zamanı geri getiremezsiniz. Dolayısıyla gerçekliği olan -her ne kadar uçucu da olsa- değişim ve akış iken, nakit sadece bir inançtır (Bir şeylere sahip olunabileceği inancı). Bu inanç hem hırsın ve bencilliğin kaynağıdır hem de hırs ve bencillik yaratır. Sahiplenebilmeye yönelik inanç ile sadece eşyaya değil sevgilimize, kocamıza, karımıza, çocuğumuza, ev hayvanımıza, arkadaşımıza, inançlarımıza, doğaya yaklaşıyor olabiliriz. Fakat bu yaklaşım sıkıntı yaratır. Birkaç örnek vermek gerekirse: Çocuk sahibi olunmaz, onları tutamayız ve zamanı gelince evden ayrılırlar. Eğer çocuklarımıza sahip olduğumuza inanırsak kendi korkularımızın hapishanesine onları koymuş olur ve “sevgimizle” onlara işkence yapmış oluruz (“ben seni bu kadar severken sen nasıl olur da kendine ait bir hayat talep edersin”); Eşimize/sevgilimize sahip değilizdir. O, bizim mülkümüz değildir ve ona hükmedemeyiz. Hayatın dönüşümleri ile barışık olgun sevgi, ötekinin farklılığına, mesafesine ve kendiliğindenliğine saygıyı barındırır. Oysa, sahiplenme temelli “aşk” (!) –ki ne yazık ki televizyonlarda, dizilerde, filmlerde idealize edilip durulan da bu patalojik duygu (“Sensiz ben bir hiçim” “Ya benimsin ya toprağın” “Benim olacaksın” vs…)- kontrol etme, hükmetme çabası içerisinde korku ve kendi değerinden emin olmama temelli bir işkence aracıdır; Cinsel ilişki bir tür kâr veya iktidar alanı değil, sevgi ve mutluluk alanıdır; Ev hayvanı sahiplenemeyiz, onlarla arkadaşlık kurabiliriz vs.

Örnekleri çoğaltmak elbette mümkün fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki sahiplenme çabaları, değişimi reddetme anlamına geldiği için korku temellidir. Sahip olmak nihai anlamda imkansızdır ve kontrol fantezisidir. Fakat hayatın akışının kabulü mümkündür ve bu, yaşamın her anının biricikliğini fark eden bir sevgi bilincidir (elbette sevgi hüzün de barındırır).

***

Çağın ruhu bizlere “tut, sahip ol” derken, hayatın akışı “hiçbir şeyi tutamazsın” diyor. İlki bizlere kârdan, fiyattan, ele geçirmekten, iş bitirici olmaktan bahsederken, diğeri kıymetten ve anlamdan bahsediyor. İlki gerginlik yaratıyor; diğeri ise hafiflik ve hatta neşe. İlki korku içinde öfkeli insanın konumu; diğeri ise şakayı ve oyunu sevenin.

“Zaman”la kurduğumuz ilişkiyi parayla kurduğumuz ilişki gibi sanıyor olabiliriz. Örneğin zamanı “harcadığımızı” ya da zamanı “değerlendirdiğimizi” ya da zamanı “çoğalttığımızı” söylesek de aslında zaman konusunda hiçbir hükmümüz yok. Zamana hiçbir şey yapamayız; ancak onunla barışırız. Biz istediğimiz kadar bir şeylere sahip olma çabaları içerisinde zamanı “değerlendirdiğimizi” veya “harcadığımızı” düşünürsek düşünelim zaman sadece akar. Tutma çabası zamana işlemez (Tüm bu söylenenlerden insanlar mülk edinmesin demiyorum. Bu yazıda yapmaya çalıştığım mülkün ve neleri mülk olarak gördüğümüzün anlamını tartışmak).

Sormadan edemiyorum: rüzgârda sallanan başaklara, güneşin batışına, sevgilinin gülümsemesine, göğün maviliğine, baharın gelişine, yılların geçişine, soğuk havada içilen çayın üzerindeki buhara, kedinin kıvrılıp uyumasına, bir çocuğun kahkahasına sahip olunabilir mi?

Hayatla ve kendiyle barışık bir şekilde fiyata ve kâra değil, kıymete odaklanmış bir hayat ve böylesi bir hayatta yer bulan şakanın, oyunun, dansın, kahkahanın, neşenin, var olan çağın ruhuna bir tür gündelik ve bireysel (ve hatta kitlesel) kafa tutuş olduğuna inanıyorum. Mutsuzluk, daha fazla mutsuzlukla bitmez. Pasif, şikâyetçi, kendi imajına odaklanmış tüketicilikten çıkıp, kıymet ve anlam için çabalamak mutluluk yaratır.

Antik Yunan’ın net olarak ifade ettiği bilgelik hala geçerlidir: “Mutluluk ahlaktır ve mutlu olan ahlaklıdır.


İlk Görsel: Salvador Dali – Melting Watch Meaning

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Abdullah Onur Aktaş

Yazar Hakkında Abdullah Onur Aktaş

O.D.T.Ü. İstatistik Bölümü’nde lisans, O.D.T.Ü. Felsefe Bölümü’nde de yüksek lisans ve doktora çalışmalarını tamamladı. Aynı bölümde 2005-2012 yılları arasında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Doktora çalışmalarını geliştirme amacıyla TÜBİTAK bursu ile Almanya’nın Mainz kentindeki Johannes Gutenberg Üniverstesi Schopenhauer Araştırmalar Merkezi’nde bulundu. Bir dönem Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda “Müzik Felsefesi” dersi verdi. Şu an Çankırı Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim üyesidir. Severek çalıştığı alanlar müzik felsefesi ve Kant sonrası Kıta Avrupa felsefesidir (özellikle Schopenhauer ve Nietzsche)