Homo Agent Tür, Praksiyoloji, Bolluk ve Kıtlık Dünyası

serkan_kiremit_yazi_19nisan2017

“Kapitalizm, ölüm fermanı ceplerinde olan
hâkimlerin önünde yargılanır. Hâkimler, çok iyi savunma yapmış
kapitalizmin galibiyetini karara bağlamak yerine,
Hakimler, tekrar savunmada kalarak başka iddianamelerle
karşısına çıkarak kapitalizmi idama götürüyorlardı.”
Josh Scumpeter, ‘Capitalism,Socialism and Democracy’, s.144.

SSCB kurulduğunda komünist teorisyenler amaçlarını gerçekleştirirken sözde ufak ama pratikte büyük bir problemle karşılaştılar. Soruları üç örnekliydi. Birincisi eşit işe eşit maaş iken eşit olmayan işlere nasıl aynı maaşı vereceğiz. İkincisi çöpleri kim toplayacak? Ve sonuncusu bayramlarda bazı kişiler tatil yaparken bazı kişiler nasıl çalışacak? (Yani onlara garsonluk kim yapacak gibi…) Bütün problemler komünist toplumun vaadi olarak “mutlak sosyal ve iktisadi eşitliğin” psikolojik ve ekonomik bozukluğunu ifade ediyordu.

Özetle SSCB genelde sosyalist toplumlar en büyük vaatleri olan eşitliği gerçekleştiremediler. 20 yıl sonra amaçlarını pratik olarak genel refah üzerine kaydırdılar. Fakat yarı-kapitalist toplumlar sosyalist devletlerin ikinci vaatlerini çoktan gerçekleştirmişlerdi. Genel refahı üst düzeye çıkarmışlardı. Liberal Demokrasiler genel refahta sosyalist devletlere göre kesin başarı sağlamışlardı.

Liberal demokrasilerde ise problem kalkınma hızı, büyüme ve genel refahın sürdürülmesi değil. Bunu sonsuz kılmak için neleri gözden çıkardığımız ve feda ettiğimiz meselesiydi. Öncelikli olarak genel refahın artışı insanların sömürüsü olarak görülürken bu düşünce 21. yy da anlamasızlaşmaya başlamıştı. Çünkü refah artışı pastayı büyütmüş, teknolojik gelişmeyle birlikte işçilerin ekonomik seviyesi artmış ve pastayı bölüşmek eşit olmasa da pastadan tatmayan kalmamıştı. Açlık, sefalet ve kıtlık azalma eğiliminde süreklilik kazanmıştı. İyimserlik alabildiğineydi.

Fakat bu mutluluğumuzu neye borçluyduk? 21. yy da herkes söz birliği etmişçesine bu refahı –feminist bi rdille- doğaya tecavüzümüze borçluyuz demektedirler. Yani biz refahı doğadan çalıp kendimize veriyormuşuz. Zenginliğimiz hem doğamıza zarar veriyormuşuz hem de onun içinde yaşadığımız evreni tarumar edip, yok ediyormuşuz. Oklar en sonunda bizi bulacakmış. Doğa tükenirken felaket bizi de bulacakmış.

Bu acayip mantığın nedeni doğanın içinde refahı sakladığını düşünmemizdir. Oysaki refah toprağın altındaki değerli bir cevher değildir. İktisat’ın mantığında refah tamamen praksiyolojiktir. Yani insanların amaçları için seçtiği hatta aynı amaç için seçtiği sonsuz araçlar ve tercihlerin değerlendirmesi ve anlamlandırılması meselesidir. Yani zihinsel ve fizyolojik bir karışımın neticesidir. Refah tamamen insanidir. İnsan türüne ait bir gerçekliktir.

Fizik bilimlerinde enerji potansiyel haldedir. Kinetik enerjiye çevrilebilir. Ama hep potansiyel enerji sabit bir rakamdır. Doğanın içindeki refah fizik bilimlerindeki gibi sabit bir rakama ait değildir. Doğanın içinde sınırlı kaynaklar vardır ama sonsuz arzular tarafından değerlendirilip anlamlandırılır. İktisadın mantığı diğer her müspet ilimlerden farklıdır. İnsanlar amaçlarına ulaşmak için sınırsız sayıda araçlar kullanır. Bu kullanılan bütün araçların genel adı teknolojidir.

Teknolojinin ifadesi sermayenin marjinal verimliliğine bağlıdır. Yani teknolojik gelişmelerde praksiyoloji biliminin ifadesine borçludur. 17. yy da toprağında siyah sıvı madde çıkanlar çok üzülür ve topraklarının verimsiz olduğunu düşünürlerdi. Siyah sıvı madde 2 yüzyıl sonra araçlar bakımından birçok yerde amaçlarımızı gerçekleştirmenin teknolojisini oluşturdu. Petrol ürünleri; ısınmamızı, yalıtımımızı, uçmamızı, mesafeleri kolay kat etmemizi sağladı. Hatta yan madde olarak bütün güzellik ürünlerinde, torbalarda, oyuncaklarda ve otomobillerde kendini gösterdi. İnsan doğanın sunduğu saf şeklinde petrolü değil, onun marjinal verimliliğinde değerini buldu.

İktisatta bir kanun vardır. Bedava geçen hoş bir tembellik ve boş zaman yoktur. Daha önceki zamanlarda feda ettiğimiz saatler ve çalışma gayreti vardır. Ya da en azından bizim için başkalarının fedası ve gayreti vardır. Doğa kendi halindedir. Doğayı biz yaratmadık biz onun içine doğduk. Fakat bizi yaratan doğa olsa da olmasa da asla doğa kendini anlamlandıramaz. Bu doğanın aczi değil, onun varoluşsal olarak bilinçsiz olduğunu gösterir. Bizler ise doğayı bilinçli şekilde anlamlandırır ve onun üzerine plan yapabiliriz.

Bizler plan yapabilen varlıklar olarak çevremizi değerlendirebilir ve onu kullanabiliriz. Doğanın üstünlüğü bize sağladığı nimetlerde ya da bizden önce varolduğu ile ilgili olmadığı gibi, onun içinde doğmuş biz insanlardan bir büyüklüğü de yoktur. Ona karşı saygılı olmak tamamen ilkel korkularımızla alakalıdır.

Doğa bilinçsiz, tarafsız, umarsız ve vurdumduymazdır. İnsan tam tersine bilinçli ve amaçlıdır. En kötü ve zararlı insanın bile duygularının bir anlamı vardır. Kaprisli, kıskanç ve zalim insan bile bir şeye hizmet eder. En azından egoist olarak kendisine taraflı, çıkarcı ve refah sağlayıcıdır. Doğa ise tamamen sinir bozucudur.

İktisadı zor yapan onun mantığının diğer her bilim dalından farklı olması ve belli bir amacı gerçekleştirip kenara çekilmeyecek olmasıdır.

Homo Agent tür yani akılla donatılmış modern insan kıtlık dünyasında iş görür. Bu her zaman böyle olmuştur ve böyle olacaktır. Bolluk toplumu bir son değil, kıtlık dünyasına anlık ve sürekli bir biçimde müdahale etme gücümüzdür. Aslında biz sürekli kıtlık dünyasında iş görür vaziyetteyiz sadece onun üzerinde hâkimiyet kurmak mecburiyetinde oluşumuz tamamen varoluşsaldır. Doğaya sadece ekonomik değil bilhassa fizyolojik ve zihinselde yaklaşmalıyız. Yağmurun iki gün boyunca yağması ürünler için mükemmel ama insan bedeni için harika bir durum değildir.

Doğa durumu mükemmelliğin adı olarak adlandırılması saçmalıktır. Ve doğaya saygı duymak apayrı bir meseledir. Eğer insanlık doğanın olduğu gibi kalmasını isteseydi çıplak bedenini elbiselerle örtmezdi. Demek ki aklını kullanan modern insan yani homo agent tür, doğanın olduğu gibi kalmasından memnun olmayan insandır. Ve onun anlamlandırmasıyla doğayı ekonomik olduğu kadar manevi bir zapt-u rap altına almakta onun varoluş meselesidir. Yoksa doğayı kendi haline bırakmak bir çocuğun delibaş hareketlerini, güngörmüş bir yaşlıya tercih etmek gibidir. Doğa insan tarafından anlamlandırılmadığı sürece senin yanında değildir, karşındadır. İnatçıdır, vurdumduymaz ve nalet bir şeydir.

Refah ne yazık ki romantiklerin dediği gibi orada elimizin altındaki bolluk dünyasında değildir. Refah kıtlık dünyasındaki zar zor ulaştığımız bir başarı öyküsüdür ve gelip geçicidir.

Ünlü Praksiyolojist Ludwing von Mises konuyu bize şöyle aydınlatıyor: “Romantizm insanın akla karşı isyanı olduğu kadar, doğanın insanı yaşamaya mahkûm ettiği koşullara da karşı isyanıdır. Romantik bir hayalperesttir; hayal âleminde mantığın ve doğanın yasalarını görmezden gelmeyi kolayca başarır. Düşünen ve akıllı davranan insan ise iktisadi eylem ve çalışma yoluyla, tatmin edilmemiş isteklerinin verdiği rahatsızlıktan kurtulmaya çalışır; durumunu iyileştirmek için bir şeyler üretir.

Romantik… Başarının vereceği zevki hayal eder ama onu başarmak için bir şey yapmaz. Engelleri ortadan kaldırmaz; imgeleminde bile nadiren kaldırır… Çalışmaktan, ekonomiden ve akıldan nefret eder. Romantik toplumsal uygarlığın bütün mükâfatlarını hazır alır, üstüne de, uzak zamanların ve yaratıkların önerdiği her iyi ve güzel şeye de sahip olmayı arzu eder. Avrupalı kasaba hayatının rahatlıkları içinde bir Hint Racası, bir bedevi, bir korsan ya da bir halk ozanı olmayı özler. Ancak bu insanların hayatının sadece kendisine hoş gelen yanını alır… Bu insanların hayatının korkularla örtülü doğası, yaşadığı koşulların göreli yoksulluğu, sefaleti ve zahmeti –işte bu şeyleri imgelemi gayet ustalıkla görmezden gelir: hepsi tozpembe aynalarda yeni bir şekil alır. Bu rüya âlemindeki ideal ile kıyaslanınca, gerçek durum yavan ve yüzeysel görünmektedir. Hayalde mevcut olmayan, aşılması gereken engeller vardır… Yapılacak işler vardır, dur durak bilmeden özenle… Hasat edebilmek için (toprağı) sürüp işlemek gerekmektedir. Romantik bütün bunları kabul etmeye yanaşmaz. Bir çocuk kadar inatçı, bunları tanımayı reddeder. Maskaralık yapar alay eder; aşağılayıp küçümser ve burjuvaziden nefret eder. ” Socialism,sayfa463-464,www.mises.org https://mises.org/sites/default/files/Socialism%20An%20Economic%20and%20Sociological%20Analysis_3.pdf

İlk Görsel: http://wallpaperpulse.com/img/4388560.jpg

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Serkan Kiremit

Yazar Hakkında Serkan Kiremit

Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olan Kiremit, 2003 yılında “Sınırlı Devlet” isimli çalışmasıyla yine aynı üniversitede yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. Halen özel bir şirkette çalışan Kiremit liberalizmin teori ve uygulama kısmıyla ilgilenmektedir.