Anne Ben Muhafazakar Oldum

fv_12may2017

Üç çeşit sermaye var: İlki beşeri sermaye. Kişinin bilgi, beceri kazanmak için yaptığı eğitim harcamaları. İkincisi fiziki sermaye. Cebinizdeki para, sahibi olduğunuz ev, kolunuzdaki bilezik. Üçüncüsü de sosyal sermaye. Judson Hanifan 1917’de kullanmış bu terimi ilk kez. Popülerleşmesi James Coleman ile oluyor. Tanımını da John Field’dan alalım: “Gerçekte veya uygulanmada karşılıklı tanışıklık ve tanımaya dayalı olarak az ya da çok kurumsallaşmış, uzun ömürlü iletişim ağına sahip olması nedeniyle, bir bireyin veya bir grubun haklı olarak hissesine düşen kaynakların bir toplamı”(1). Yani kolunuzdaki saatten, kiminle sevgili olduğunuza; üzerinizdeki kıyafetten, nasıl bir bıyık bıraktığınıza kadar pek çok şey bu sermayenin ürünleri. İddia şu: “Kişiler arasında örgütlenme ve birbirlerine duydukları güven ile o toplumun zenginliği arasında pozitif bir korelasyon vardır“(2). Sosyal sermaye bu örgütlenmeye ve bu güven bağına yapılan yatırımdır bir tarafıyla da. Sosyal sermayesi fazla olan toplumlarda insanlar daha uzun süre yaşıyor, daha zengin oluyor, daha fazla bağış yapıyor, demokrasi bilinci daha gelişkin oluyor, daha çok oy veriyor, daha çok kitap okuyorlar ve daha az suç işliyor, daha az televizyon izliyorlar (3). İlk okuduğumda bana da tuhaf gelmişti.

Hemen hemen tüm dünyada göçmen nüfusunun oranı artıyor. İlk bakışta bu argümanda bir tuhaflık var gibi duruyor. Bazı ülkeler göç verip, bazıları göç alırken nasıl olur da hemen hemen tüm dünyada göçmen nüfusunun oranı artabilir ki? Aslında cevap basit: göçmenler göç ettikleri topluluğa kıyasla daha hızlı ürüyorlar (4). Beşeri sermayen fazlaysa daha az doğuruyorsun demektir. Zira bu sermayeye yatırım yapıyorsan daha geç yaşlarda çocuk sahibi oluyorsun. “Daha geç anne olanlar daha az doğuruyorlar” diyebiliriz. Haliyle, beşeri sermayesi az olanın daha çok doğurması şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Beşeri ve fiziki sermayeden yoksun yatırımcı (yani hem fakir hem eğitimsiz) için doğurmaktan daha iyi getirisi olan bir yatırım yok gibi duruyor. Sayın arttıkça ağın genişliyor. Almanya’ya göç eden birinci kuşak Türkler, Almanlara oranla 3.5 kat daha fazla doğuruyorlardı. 1950’den 2010’a geldiğimizde Türklerin doğurma oranı ile Almanlarınki aynı seviyeye geldi (5) Neden? Çünkü göçmenler aradan yıllar geçince göç ettikleri toplumun bir ferdi olmaya başladılar. Kıyısından da olsa beşeri ve fiziki sermayeden tattılar. Adaptasyonla beraber yatırım olanakları çoğaldı. Artık sosyal sermayeyi arttırmanın tek yolu doğurmak değil onlar için. Doğurmak daha zahmetli. Evrim insanları öyle bir yontuyor ki çocuğun bakımı için gereken enerji ve zaman masrafını gözün görmüyor. Üremek istiyorsun. Bu bir yerde senin varoluşunun temeli ya da mirası haline geliyor. Sermaye arttıkça dürtüsel davranmaktan kendini sakınmayı başarabiliyor insan.

Göçmenlerin topluma etkisine birbirine zıt iki bakış var. İlkine Temas Teorisi deniyor. Dış-grup üyeleriyle kurulan olumlu temasın tüm dış-grup üyelerine genelleneceği ve böylece dış-gruba yönelik önyargının azalacağını iddia eder (6). “Ne kadar çok bize benzemeyen insanla temas edersek, bize benzemeyen diğer insanlara karşı önyargımız o oranda azalır.” İkinci teori kötümser: Çatışma Teorisi. İki grup arasındaki farklılığın grup içi ilişkiler leyhine bir etkisi vardır ancak dış-grup üyelerine olan kuşkuyu arttırır (7). “Ne kadar çok bize benzemeyen insanla temas edersek, bize benzeyenlere o oranda bağlanırız.” Bu iki iddia burada dursun, ben bazı yayınlardaki sansasyonel sonuçları aktarayım. Baştan belirteyim, aşağıdaki yayınlar içerisinde en düşük atıf alanın bile skoru 200. Denekler dünyanın dört bir tarafından. Kimi Amerika’da çalışmış, kimi Uganda’da, kimi Kenya’da. Buyrun:

“Grup içi heterojenite ile grup üyeleri arasındaki bağlılık, grup üyelerinin tatmini ve grubun becerisi arasında negatif korelasyon vardır.” (8)

“Etnik ve linguistik heterojenite ne kadar artarsa topluluğun üyelerinin birbirlerine güveni o kadar azalıyor.” (9)

“Kenya’da etnik ve linguistik heterojenite ne kadar artarsa toplanan gönüllü bağış miktarı o kadar azalıyor.” (10)

“Tutsak ikilemi, ültimatom oyunları gibi deneysel strateji oyunlarında grup içi heterojenite arttıkça grup üyeleri birbirlerini daha fazla aldatıyor.” (11)

“Amerikan İç Savaşı’nda ordudaki kayıp sayısı çok fazlaydı fakat buna karşılık firarın cezası caydırıcı olmaktan çok uzaktı. Çaresizliğin rasyonel tepkisini engelleyen tek güç, hemen hepsinin beyaz ve erkek olduğu grup üyelerinin birbirine sadakatiydi. Ordudaki heterojenite ile firari sayısı ilişkilidir.” (12)

İster Temas Teorisi’ni desteklesin, ister Çatışma Teorisi’ni, çoğu çalışmanın vardığı ortak bir sonuç var gibi duruyor: Grup içi bağlar (grup üyelerinin birbirleriyle ilişkisini bağlayıcı/bonding olarak tanımlıyorlar) ile grup dışı bağlar (farklı grup üyelerinin birbirleriyle ilişkisini de birleştirici/bridging olarak tanımlamışlar) arasında negatif bir korelasyon var. Yani; bağlayıcı bağların fazlaysa birleştirici bağların azalıyor diyorlar. Bu iddianın her zaman doğru olmadığını düşünüyorum. Bağlayıcı bağların artması birleştirici bağların da artmasına engel değildir. Kürtlerle iyi ilişkiler kuran bir Türk’ün, Türklerle de iyi ilişkiler kurmasını beklerim. Temas Teorisi ile Çatışma Teorisi arasında bir orta yol -bu orta yol her ne kadar Çatışma Teorisi’ne daha yakın olsa da- olmalı. Robert Putnam’ın Johan Skytte ödüllü makalesi de bu orta yolu arıyor. 1069 kez atıfta bulunulmuş bir çalışma bu. Deney grupları Amerika’da farklı eyaletlerde yaşayan Asyalılar, Siyahlar, Beyazlar ve Hispanikler’den oluşuyor. Denek sayısı oldukça tatmin edici: 30.000! Kimlik aidiyetlerine denekler kendileri karar vermişler. Annesi Brezilyalı babası Tayvanlı birini hangi sınıfa sokabilirsin ki? Deneğe sormuşlar, o kendini nerede görüyorsa, sınıflamada oraya dahil etmişler (Size ikna edici gelmediyse bu sınıflama, Matthew Frye Jacobson’ın oldukça ilginç kitabı Whiteness of a Different Color’ı okuyun derim). Bu çalışma gösteriyor ki etnik homojenite ile diğer etnik gruplara duyulan güven arasında kuvvetli bir pozitif korelasyon var. Etrafımızdaki etnik çeşitlilik ne kadar fazlaysa, onlara duyduğumuz güven de o kadar az. Etnik homojenite ile komşuya duyulan güven arasında da aynı şekilde pozitif bir korelasyon var. Dananın kuyruğu üçüncü bulguda kopuyor: Etnik heterojenitenin fazla olduğu yerlerde insanlar kendiyle aynı etnik gruptaki insanlara da güvenmiyor! İlk iki bulgu Çatışma Teorisi’ni destekliyordu ama üçüncü bulgu her iki teoriyle de uyuşmuyor. Son bulguyla beraber hikaye tamamlanıyor: ‘Etnosentrik güven’ (kendi kimliğinden birine duyduğun güven – başka kimlikten birine duyduğun güven = etnosentrik güven) ile etnik çeşitlilik (heterojenite) arasında korelasyon yoktur.

Gelelim çalışmanın etnik heterojenitenin fazla olduğu toplumlar ile ilgili vardıkları sonuçlara:
• Yerel yöneticilere, yerel medyaya, yerel liderlere güven daha az.
• Politikaya iştirak daha az (“kendimden başkasına güvenmem” demenin bir başka yolu olabilir)
• Daha az oy veriyorlar ancak siyasetle, protestolarla ve sosyal reform gruplarıyla alakaları daha fazla.
• Başkalarının örgütlenerek sorunları çözeceğine inançları az. Haliyle daha az bağış yapıyorlar.
• Toplum projelerinde çalışmaya gönüllü değiller.
• Yakın arkadaş sayıları daha az.
• Daha az mutlular ve hayat kaliteleri daha düşük.
• Televizyon başında daha fazla zaman harcıyorlar.
• Daha mobiller (Her konuda. Fikirlerini, evlerini, sevgililerini daha sık değiştiriyorlar)
• Suç eğilimleri daha fazla.
• Daha az eşitlikçiler.
• Daha az eğitimliler.
• Oturdukları evi satın almakta daha isteksizler.
• Yaşadıkları toplumun hakim dilini öğrenmeye daha az istekliler.

Çalışmanın en dikkat çekici sorusu bence şu: Etnik çeşitlilik ile sosyalleşme arasındaki bu ilişki erkeklerle kadınlar, liberallerle muhafazakarlar, gençlerle ihtiyarlar… arasında değişir mi? Cevap: Hayır! İnsanın inanası gelmiyor fakat hakikat bu (13)

Bunca yazdığım şey “Milliyetçilik, muhafazakarlık neden yükseliyor?” sorusuna makul bir cevap bulmak içindi. “Hakikaten yükseliyor mu yahu?” diyenler için bir harita hazırladım:
görsel_1_fatih_vural

Liberaller, sosyalistler, -kaldıysa- komünistler yükselenin milliyetçilik değil ırkçılık olduğunu iddia ediyorlar. Avrupalılar için Nazi Almanyası ve sebep olduğu sonuçlar 20. yüzyıl Avrupa milliyetçiliğinin manifestosu gibi görülüyor. “Milliyetçilik olmasaydı -ya da milli kimlik takıntısı- bunlar yaşanmazdı.” Avrupa’daki milliyetçilik dalgası ve ardından patlayan dünya savaşları soncunda Avrupa Birliği’nin kurulması boşuna değil. Fakat bu birlik uluslar ve onların çıkarları arasındaki farklılıkları ortadan kaldıramadı. Zira bu mümkün değil.

Dünya kendini ya da kendi takımındakini sevmekle, ötekini hor görmek arasındaki saydam sınırın ne kadar kolay aşılabildiğini Hitler ile gördü (Hitler demeden ‘milliyetçilik’ yazısı yazanı dövüyorlarmış.) Nasyonalizmin yarattığı bu canavarı uyutmak Avrupa’nın senelerine mal oldu. Fakat enternasyonalizmin yarattığı canavardan (Stalin) nedense o kadar korkulmuyor. Ve sanırım milliyetçiliğin, liberalizmin de çekirdeği olduğu unutuldu. Oysa liberalizm, milletlerin özgürleşmesiyle gelişti. Milletler, onları diğerlerinden farklı kılan (üstün yahut aşağı değil) bir bağ hissetmedikçe var olamazlar. Aralarında ortak bir bağ olan topluluğun kendi kaderini tayin etmesi meşru bir gerekçe olarak görülüyor. Ancak Nazi sonrası Batı, buna bir sınır koymak istiyor sanki: “Ulusunu sevmende sakınca yok fakat sevginde aşırıya kaçma. Kendi ulusunu diğer uluslardan daha çok sevmen, seni diğerlerinden ayıran şeyleri değerlendirmeye çalışman ve bu farklılıkların korunması konusunda ısrarcı olmanı meşru bulmuyorum.” Batı ‘dünya vatandaşlığı’ konusunda ısrarcı. Oysa bir ülkenin vatandaşı olmak, dünya vatandaşı olmaktan daha zor gibi duruyor. Mülkiyet (toprak, yaşanacak yer, yuva…), topluluk ve sınırlar gerekiyor. Bu saydıklarım da insan için olmazsa olmazlar. Şimdi tekrar dönelim göçmenlere. Göçmenler, göç ettikleri topluma adapte olabildikleri zaman etnik çeşitliliğin yukarıda zikrettiğim olumsuz sonuçları törpülenmiş oluyor. Hatta toplum için olumlu sonuçlar doğuyor (14). Göçmenlerin adapte olabilmesi için gereken ne peki? Türkiye’yi düşünelim. İstanbul’daki Kürtlerin yüzde 22,3′ü, Mersin ve Antalya’daki Kürtlerin yüzde 72,2′si, İzmir’deki Kürtlerin yüzde 59,3′ü ‘varoş’ta yaşıyor (15). Dört milyona yakın insanın işsiz olduğu bir ülkede, varoşta yaşayan bir Kürt gencinin Türkçe öğrenmesi ona ne kazandırır? Muhtemelen hiçbir şey. Memleketin istihdam olanakları beyaz tenli, sünni, üniversite mezunu, İstanbul lehçeli Türkleri bile doyuramadığı yerde varoştaki iş olanakları sınırlı oluyor. Burada yaşayan kadınların %78’i işsiz (Türkiye’de kadınların işsizlik oranı %22). Hane içindeki insan sayısı ortalaması 6’dan fazla (Türkiye ortalamasının 1.5 katı) ve 15 yaş üstü Kürtlerin %61’i çalışmıyor (16). Hırsızlık, gasp, uyuşturucu satıcılığı gibi suçların oranının varoşlarda daha fazla olmasından daha doğal ne olabilir? Sorumlu olduğun hane halkını doyurabilmek için başka yol mu var? Milliyetçiliğin hortladığı yerler de yine bu varoşlardır çünkü buraya komşu olan yerliler, göçmenlerle çatışmaya başlarlar. Üstelik onlar da fakirdirler (öyle olmasa zengin mahallelerinde otururlar). Uzlaşamadıkları konu da dil, ekonomik çıkar ve milli kimliktir. Göçmenler de onlara komşu olan yerliler de bunun savaşını verirler. Zenginler ya da ‘üst sınıf’, yerlilerin göçmen karşıtı inatçı tutumlarını şöyle değerlendirirler: “Böyle düşünmeleri normal çünkü onlar fakir ve eğitimsizler.” Yerliler onlara göre “milliyetçiliğin arkasına saklanmış ırkçılar”dır çoğu zaman. Bilhassa günümüzde milliyetçilik bir sınıf savaşıdır. Alt sınıfın ‘milli kimliği’ dışında tutunacak çok bir şeyi yokken ‘üst sınıfın’ yukarılarda hatırlı dostları, suyun öte tarafına dek uzanan arkadaşlıkları, parası, saygınlığı yani kısacası göz alıcı bir sosyal sermayesi vardır (Yazının başındaki sıkıcı bilgileri boşa yazmadığıma atıfta bulunmak için bu terimi italikle yazdım). Onun varolması için milli kimliğe gerek yoktur. Alt sınıftan birini ana dilinden edersen, milli kimliğini elinden alır, başka bir şehre gönderirsen ondan geriye ne kalır? Muhtemelen konuşacak ikinci bir dili yoktur. Ve muhtemelen arkadaşlarının hemen hepsi hemşehrisidir ya da doğduğu mahallede tanıştığı diğerleridir. Dili ve milli kimliği olmadan ne sosyalleşebilir ne iş bulabilir. Milli kimliği için savaş veriyor olmasından daha doğal ne olabilir? Alt sınıf da üst sınıfı “şan, şöhret, para için kimliğinden bile vazgeçen hainler” olarak görüyor. Sınıf ayrımını iyi yapmak, ismini doğru koymak gerek. Bu iki sınıfı birbirinden ayıran yalnızca fiziki sermaye değildir. Bu yüzden milliyetçiler (nasyonalist) ve anti-milliyetçiler (enternasyonalist) olarak isimlendirmek daha doğru olacak. Dünyanın en ‘çok kültürlü-heterojen’ ülkelerinden biri olan Singapur’da (bu ülkede göçmenlere vatandaşlık hakkı tanınmıyor) 30 sene başbakanlık yapmış olan Lee Kuan Yew, Der Spiegel’deki söyleşisinde şöyle demişti: “Çok kültürlü toplumlarda ekonomik çıkarlarınız doğrultusunda oy kullanmazsınız; oyunuzu ırk ve dininize göre kullanırsınız.” (17). İki sınıf arasındaki gerilimin arttığını ve suyun iyice ısındığını düşünüyorum. Bilhassa Batı’da, milliyetçilerin seslerini duymazdan gelmek güçleşiyor.

Şaşırtıcı bir tablo daha; alttaki haritada ülkeler nüfuslarındaki göçmen oranlarına göre, mavinin tonlarıyla boyalı. Kanada, Avustralya, Suudi Arabistan ve Rusya bu haritada koyu maviyle boyalı. Yani çok fazla göçmen yaşıyor bu ülkelerde. Fakat bu dört ülkeyi, bol sayıda göçmen kabul eden diğer ülkelerden ayıran bir şey var. Kanada’daki göçmenlerin hatırı sayılır kısmı Amerika, Fransa, Hollanda, İngiltere, Almanya, Çin gibi ülkelerden geliyor. Avustralya’ya göç edenler ise İngilizler, Çinliler, Yeni Zelandalılar, İtalyanlar… Rusya’dakiler ise Litvanya, Gürcistan, Azerbaycan, Ukrayna, Estonya vs. Yani ‘akrabalarında kalmaya’ gidiyor gibiler. Çin’den gelenler akraba sayılmaz ama beşeri ve sosyal sermayesi bol insanlar. Format atmayı bilen komşu çocuğu gibiler. Suudi Arabistan’da da durum aynı. Göçmenlerin neredeyse tamamı Arap. Gelelim diğerlerine. Almanya nüfusunun %14.9’u, İngiltere’nin %11.3’ü, Fransa’nın %11.1’i, Avusturya’nın %15.2’si, Belçika’nın %12.9’u, Hollanda’nın %11.1’i … Bu ülkeler nüfuslarına oranla en fazla göçmen kabul eden ülkelerden bazıları. Şimdi Brüksel, Paris, Londra, Berlin, Nice… saldırılarını hatırlayalım. Haritada mavinin en koyu tonuyla boyalı yerler buralardı. Peki hemen hemen tüm metropoller terör saldırılarının hedefi olurken neden Tokyo’da, Pekin’de, Seul’de, Tahran’da, Budapeşte’de, Prag’da bombalar patlamıyor? Ne ilginç ki bu ülkeleri de haritada mavinin en soluk tonuyla boyanmış halde görüyorsunuz. Şöyle izah edeyim; Çin’deki göçmen sayısı 1.020.145. Bunların 900.000 kadarı Japonya, Almanya, Amerika, Kanada gibi ülkelerden gelmiş. ‘Diğerleri’nin sayısı 150.000 falan. Nüfusu Çin’in %0.07’si olan İsveç’te, ‘diğerleri’nin sayısı neredeyse yarım milyon. İran’da da benzer bir tablo var. Nüfusunun %3.4’ü göçmen fakat göçmenlerin ezici çoğunluğu Şii Afgan. Japonca’da bir terim var: Sakoku. “Kapalı ülke” anlamına geliyormuş. Tokugawa Şogunluğu’nun resmi politikası: “Japonya’ya dışarıdan kimse gelemez aynı şekilde Japonya’dan da kimse çıkamaz.” Cezası da ölüm. Meiji Restorasyonu’na kadar da (1868) böyle devam etmişler. Her ne kadar artık böyle bir yazılı kanun bulunmasa da sanırım gelenek devam ediyor. İki milyona yakın göçmen var ülkede fakat %90’ını Çinli, Koreli, Tayvanlı vs. oluşturuyor (18).

fatih_vural_gorsel2

 

Batı, yaklaşmakta olan cinneti hasıraltı etmenin yollarını arıyor. Avusturya’da halk havuzunda, bir Iraklı göçmen tarafından tecavüze uğrayan 10 yaşındaki erkek çocuğun davasıyla ilgili verilen hükmü üst mahkeme “çocuğun rızası olmadığını anlamamış olabilir” diyerek bozuyor (19). İngiltere’de Pakistanlı bir çete 1400 beyaz kız çocuğunu seks kölesi yapıyor ve polis ihbarları görmezden geliyor (20). Almanya’da, göçmen karşıtı yorumlar yazan kişilerin IP’leri tespit ediliyor, tutuklanıyor (21). İsveç’te artan tecavüz vakalarından göçmenler sorumlu tutuluyor ancak polis çoğunlukla suçluların kimliklerini gizliyor (22). Cinneti bu şekilde yatıştırmak pek mümkün gibi durmuyor. Bu tutum bir tarafı pervasızlaştırırken, öte tarafı hırçınlaştırıyor. Tarafların etnik bloklar olduğu bu düşük yoğunluklu savaşta (demokrasi= düşük yoğunluklu savaş) sınırın aşılmasına ramak kaldı sanki. Liberal düşünce lağvettiği geleneğin yerine tüm insanlar için ortak olan pek çok ideal ortaya koydu; insan hakları, rasyonel akıl, düşünce özgürlüğü, bilimsel ilerleme, otoriter olmayan akılcı bir toplum yönetimi… Batı’da palazlanan bu düşüncelere ve ideallere imrenerek, öykünerek büyüdü dünyanın geri kalanının okumuşları. Eskisinden daha uzun, daha konforlu ve daha güvende yaşıyorsak bu idealler sayesinde oldu. Fakat eski geleneğin yerini alan bu yeni ideal (eşitlik, özgürlük, kardeşlik) artık sorun çözmüyor. Bir kere bu yeni idealin de bir mit olduğu gözden kaçıyor. Batı medeniyetinin çekirdeğini oluşturan düşünce özgürlük değil, iktidarı akranlar arasında paylaştırmaktır. Akranlar, iktidarları tehdit edilecek olursa birbirlerine yardım etme ve kamusal mülkü/iktidarı koruma sözü verirler. Bu sözü tutabilen herkes akran kabul edilir. Churchill’in 17 Haziran 1914’te Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyle: “Shell her zaman için bize nazik, düşünceli, minnettar, Deniz Kuvvetlerimize hizmet aşkıyla dolu, İngiliz Donanması’nı ve Britanya İmparatorluğu çıkarlarını korumaya amade gözükmüştür -ne var ki ücreti karşılığında.” Egemenliğin nasıl paylaştırıldığı, akran olmanın şartlarının neler olduğu ve kimlerin akran olabileceğinin apaçık bir ifadesidir bu. Akrandan kastım kamunun ve iktidarın savcılığını, koruyuculuğunu yapan herkestir. Halk tarafından seçilmiş olması gerekmez (Peki neden oy veriyoruz?). Özgürlük de işte bu egemen sınıfın iznine tabidir. Silahsız, milissiz yapılan özgürlük talebinin sanırım tarih boyunca kıymeti olmamıştır. Özgürlük, bu grup için (bu grup= egemenliğe ortak olmanın masrafını karşılayamayanlar), egemenlerin kendilerine ‘bedelsiz’ bahşettikleri hareket alanıdır. İktidar ortakları da sanıldığı gibi iktidarı paylaşmak konusunda kıskanç değildirler. Zira iktidar çoğu zaman getirili bir iş olsa da masrafları ağırdır. Bu masrafların karşılanabilmesi ve çarkın dönebilmesi için yeni ortaklar alarak sermayeyi büyütmek akıllıcadır. Gelelim eşitlik ilkesine. Eşitlik özgür olmanın olmazsa olmaz koşuludur. “Bedelini ödeyen herkes özgürdür.” Bu anlamda gerçekten de hepimiz eşitiz. Fakat eşitlikten anladığınız “Emeği, çabası, sermayesi ne olursa olsun her insan aynı değerde sayılmalıdır” ise, bir daha düşünün derim. Emeği, sermayeyi, zekayı hiçe sayan bu fikre benim ve birçoklarının gönlü razı değil. Son kale ise kardeşlik ilkesi. Bence bu ilke üzerinde konuşmaya bile gerek yok. Kof bir sözcük. Sloganı yazarlarken iki ideal sıralamışlar, melodi eksik kalınca üçüncüyü de sona ekleyivermişler gibi. : Liberté, égalité, fraternité. Hint-Avrupa geleneğinde kuvvetli bir 3 takıntısı vardır (İnanmayan Dumezil okusun: Hint-Avrupa Halklarının Destanlarında Üç İşlev İdeolojisi): Citius! Altius! Fortius! (Daha hızlı! Daha yükseğe! Daha güçlü! – Olimpiyat oyunlarının sloganı ); Ein Volk, ein Reich, ein Führer (Tek millet, tek devlet, tek lider – Nazilerin sloganıydı ama yakın dönemde bir yerlerde daha kullanılmıştı)… Yani liberal düşüncenin idealleri olan eşitlik ve özgürlük ile Brexit’e hayır diyenlerin, Trump’tan nefret edenlerin, Kadıköy-Cihangir entelijansiyasının idealleri olan eşitlik ve özgürlük, birbirine pek benzemiyor.

Tüm yazıyı şu soruyu sormak için yazdım: Kapıya dayanan milyonlarca göçmeni ne yapmalı?

Kaynakça
1. Field J. 2008; Sosyal Sermaye. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
2. Coleman, J. S. 1988; Social Capital in the Creation of Human Capital. The American Journal of Sociology 94, S95-S120).
3. Berkman LF1, Glass T, Brissette I, Seeman TE. 2000; From social integration to health: Durkheim in the new millennium.
4. JP Smith, B Edmonston 1997; The New Americans: Economic, Demographic, and Fiscal Effects of Immigration
5. Wolf K, 2014; Fertility of Turkish migrants in Germany
6. Allport, G. W. 1954. The nature of prejudice. Cambridge, MA: Perseus Books
7. Blumer, Herbert. 1958. “Race Prejudice as a Sense of Group Position”. Pacific Sociological Review 1: 3–7
8. SS Webber, LM Donahue – Journal of management, 2001; Impact of highly and less job-related diversity on work group cohesion and performance: A meta-analysis
9. CJ Anderson, A Paskeviciute – Journal of Politics, 2006; How ethnic and linguistic heterogeneity influence the prospects for civil society: A comparative study of citizenship behavior
10. E Miguel, MK Gugerty – Journal of public Economics, 2005; Ethnic diversity, social sanctions, and public goods in Kenya
11. Habyarimana, J. P. et al. 2006. Why Does Ethnic Diversity Undermine Public Goods Provision? An Experimental Approach. IZA Discussion Paper 2272. Bonn: Institute for the Study of Labor.
12. Costa, D. L. & Kahn, M. E. 2003a. ‘Cowards and Heroes: Group Loyalty in the American Civil War’, Quarterly Journal of Economics 118, 519–48.
13. Putnam RD, 2007. E Pluribus Unum: Diversity and Community in the Twenty-first Century. Scandininavian Political Studies.
14. Webber, S. S. & Donahue, L. M. 2001. ‘Impact of Highly and Less Job-related Diversity on Work Group Cohesion and Performance: A Meta-analysis’, Journal of Management 27, 141–62
15. KONDA Araştırma, 2010; Kürt Meselesi’nde Algı ve Beklentiler
16. KONDA Araştırma, 2008; Metropollerin Yoksul ve Yoksunları: Varoşlar
17. http://www.spiegel.de/international/spiegel/spiegel-interview-with-singapore-s-lee-kuan-yew-it-s-stupid-to-be-afraid-a-369128.html)
18. Trends in International Migrant Stock: The 2015 Revision. United Nations Department of Economic and Social Affairs, Population Division 2015
19. http://www.dailymail.co.uk/news/article-3860168/Iraqi-refugee-raped-10-year-old-boy-Theresienbad-swimming-pool-sexual-emergency-conviction-overturned-Austrian-court-didn-t-prove-realised-boy-saying-no-incident-Austria-December-2015.html
20. https://en.wikipedia.org/wiki/Rotherham_child_sexual_exploitation_scandal
21. http://www.dailystormer.com/merkel-plots-mass-arrests-of-people-criticizing-immigrants-online/
22. http://www.express.co.uk/news/world/768980/Sweden-cover-up-migrant-rape-violent-crime

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Fatih Vural

Yazar Hakkında Fatih Vural

İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde lisans eğitimini, aynı fakültenin Periodontoloji Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. Yirmi küsür yıldır müzikle uğraşıyor. Türlü gruplarda gitar ve kontrbas çaldı. Üç ciltten mürekkeb Türkiye’nin Ağaçları Ansiklopedisi’ni yazdı. Yayımlatmayı başaramadı. Şu sıralar kutuphanekolu.com, epirafsozluk.com ve Türkiye’deki kahverengi levhaların yekûnunu kaydetmeyi hedefleyen kahverengilevha.com ile meşgul.