Dertli Dünyanın İdeolojisiz İnsanı

tolga_bagci

Aslına bakılırsa, kullanıla kullanıla çok yıpranmış şu “ideoloji” sözcüğünü doğru anlayabilmek için, en iyisi onun kökenine sadık kalmaktır: İdea ile ilgili olana “ideolojik” denir. (Alain Badiou) [1]

Farklı noktalardaki lokal çalkalanmaların evrensel bir huzursuzluk denklemine iştirak ettiği vakitleri tecrübe ediyoruz. Ortadoğu’da yoğunlaşmış despotizm, onunla koşut giden toplumsal yozlaşma ve etnik-mezhepçi savaşlar, etki çemberini her gün büyüten köktenci terör, Batı’da yükselen aşırı sağ, kapitalizmin bir türlü refaha erdiremediği emekçiler ve yoksul kitleler… Bütün bu sorunların giderek karmaşık ve entegre bir hâle evrildiği günlerde, karanlıktan kaçan insan için, insanlıkla ilgili yine karanlık bir kuşkuculuğa dalıp gitmek çekici gelebilir. Bu süreçte, egemen düzen, her toprağın koşullarına uygun depolitizasyon reflekslerini icra ederken, tarih felsefesinden kopuk postmodern zihniyet de endişe ve korku iklimindeki toplumsal hâlet-i ruhiyeyi ‘akla güvensizlik’ ilkesiyle daha da karartıyor. İdeolojisiz teslimiyetin farklı boyutlarında konuşlanmış bu vakumun panzehiri olacak zemin, unutulmuş İdea’ları yeniden gün yüzüne çıkaracak politik koordinatlardır. Hiçliğin karanlığına teslim olmaktansa, Dostoyevski’nin Ecinniler’de betimlediği koca bir ülkenin ideolojik karmaşasına denk bir fırtınayı göze alabilmelidir insan kendi toprağında.

Bunaltı zamanlarında, ilk tepki olarak, insanın bulunduğu mekândan uzaklaşma isteğinin artması sıklıkla karşılaşılan bir hâldir. Hakikat zemininin üzeri, ‘alternatifsiz’ olduğu sürekli dayatılan verili durumun ya da düzenin tahakkümüyle örtüldüğünde, postmodern, kültürel relativist ve yer yer liberalizm soslu, sözde sistem muhalifi anlayış da, ideolojiyi ve politik bilinci küçümseyen tavrıyla yurttaşın bağışıklık sistemini zedeleyebilir. Bu koşullarda, mekândan/yurttan zihnen kopartılan insanın, varlığının özü olan toplumsallığından ayrılıp salt bireysellik girdabına kapılması beklenmedik bir vaziyet değil. Netice olarak ortaya, siyasetle arasına set çekilmiş, döngüsel huzursuzluk ve şikayet halindeki yurttaş kalmıştır. Bu ideolojisiz aşamada, özgürlük ideasıyla ve hakikatla bağ kuracak felsefi hat kopmuştur; zihin, politik-toplumsal faaliyetin “anlamsızlığından” anlamsızca yakınır durur ve hep ‘bir yerlere çekip gitmekten’ bahseder. Peki, huzursuzluğun domino taşı dinamiğiyle ‘güvenli’ ülkelere de yayılabildiği günlerde, son olarak kurtuluşu Mars’ta mı arayacağız? Yoksa, insanlıkla ilgili sorunların kavramsal özlerine inip, bunlarla enternasyonalist bir perspektifle, bizim kentimizde/yurdumuzda/dünyamızda mı yüzleşmeye çalışacağız?

Bugün, farklı coğrafyalardaki egemen merkez/sağ güçlerin retoriğinde, toplumu kavramsal sorgulamalardan uzaklaştıracak ve depolitize edecek söylemler aktif durumdadır. Bu öğeler, gerek Batı merkezli neoliberalizm, gerekse Doğu’ya özgü despotik, yozlaşmış siyaset içinde evrimleşerek gelişimlerini sürdürmektedir. Bunun paralelinde, postmodern düşünce ise, sıklıkla topluma evrensel ölçünler aşılamanın “anlamsızlığını” ve bugüne kadar sahneye çıkmış ideolojilerin tarihsel “başarısızlığını” vurgulayarak, zihnin, politik uyanışa kapanmasına yardımcı oluyor.

2002 tarihli Equilibrium filminde tasvir edilen, vatandaşlarına Prozium adlı ilacın alınmasını zorunlu kılan Libria totaliter devletini göz önüne getirmekte fayda var. İlaç, şiddetin ve savaşların nedeni olarak görülen hissetme ve duygulanma yetisini bastırarak, savaşsız bir dünya düzenini sağlamaya hizmet etmektedir. Bunun yanında, sanatsal faaliyetlerde bulunmak da yasaktır. Rejim savunucusu olarak görev yapan, yüksek seviye rahip Preston ise bir gün ilaç kapsülünün kırılması ve insani anılarının canlanmasıyla isyankar bir sorgulama sürecine müdahil olur. Bugün bizim dünyamızda, filmde anlatılan anti-duygusal Prozium’a benzer bir anti-düşünsel uyuşturucu versiyonu arka planda işliyor. İdeolojik bakış, neredeyse ‘bütün kötülüklerin anası’ olan bir canavarmış gibi egemen siyaset tarafından bastırılmış vaziyette. Oysa, kaygının ve korkunun hakim olduğu dünyanın bugün en büyük gereksinimi, düzen sınırlarını tanımayan, özgür, tutarlı ve tümleşik bir düşünce sistematiğinin devinimidir.

Gericiliğin, terörün, despotizmin, toplumsal yozlaşmanın ve kapitalizmin kirlettiği dünyayı temizleme potansiyeline sahip gerçek irade, özgürlük, eşitlik, hak ve adalet gibi İdea’ların peşinden gidecek olan devrimci ve eleştirel siyasi akıldır. ‘İdeolojisizleştirme’ye övgü düzen, ‘kavramsız siyaset’ sevdalılarının kendilerinde ‘ideoloji’ kavramını küçümseme ve hatta siyasi dili ondan arındırma hakkını bulması, onun devrinin artık “kapandığını” iddia etmesi, insana dair yersiz bir güvensizlik ön kabulünden kaynaklanıyor.

Kaynakça
[1] Alain Badiou, Komünist Hipotez, Çeviri: Oylum Bülbül, Encore Yayınları, 2011.
Görsel: Gary Waters/Getty Images

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Tolga Bağcı

Yazar Hakkında Tolga Bağcı

Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Kopenhag Üniversitesi-Niels Bohr Enstitüsü’nde optomekanik konusunda fizik yüksek lisansını, opto-elektromekanik/kuantum optiği alanında ise fizik doktorasını tamamladı. Doktora tezinin ana çalışması olarak, radyo frekans dalgalarının mekanik bir arayüzle optik sinyallere çevrilip, yüksek duyarlılıkla ölçülmesini gösterdi. Max Planck Enstitüsü (Kuantum Optiği) /Münih Üniversitesi (LMU)’nde araştırmacı unvanıyla bir yıl çalıştıktan sonra Türkiye’ye dönüp, UNAM (Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi-Bilkent Üni.) bünyesinde, fiber lazerler konusunda proje uzman mühendisi görevinde bulundu. Ardından, özel bir savunma sanayi şirketinde, elektro-optik üzerine sistem mühendisi olarak çalışmaya başladı. Mesleki çalışmalarının yanında, fizik felsefesi ve siyaset felsefesi alanlarıyla ilgileniyor.