Düzeni Sıfırlarken… (I)

ilk_görsel

2015’teki genel seçimden hemen önceydi, yolda giderken Komünist Parti’nin standına denk geldim. Büyük ihtimalle üniversiteli olan, parti önlükleri giymiş gençler bildiri dağıtıyorlardı. Bana da bir tane verdiler. “Bu Düzeni Sıfırla!” başlıklı bildiride Komünist Parti’nin hedeflediği Türkiye on maddede özetleniyordu. Maddelere göz gezdirince, işsizlik ve sömürü gibi şeylerin olmadığı, hemen hemen düşsel bir Türkiye gördüm. Yirmili yaşlarının başındaki bir genç için bunlar gerçekleştirilebilir görünebilir belki. Ama yaş ilerledikçe, özellikle de bu meseleler hakkındaki eleştirileri biraz okuduysanız, bunlara biraz gülümsemeyle bakıyorsunuz. Bunu istihza anlamında söylemiyorum.

Görsele tıklayarak büyütebilir ve içeriğini okuyabilirsiniz.

Görsele tıklayarak büyütebilir ve içeriğini okuyabilirsiniz.

Bununla birlikte bu bildiriye tamamıyla düşsel demek doğru olmaz, zira bazı maddeler gerçekte olmayacak şeyler değil. Örneğin İmam Hatiplerin kapatılması, zorunlu din derslerinin kaldırılması veya toplumda çeşitli ayrımcılıkların yasaklanması, gerekli siyasi irade olduktan sonra pekâlâ gerçekleştirilebilir. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin tamamı olmasa bile bir kısmı parasız olarak verilebilir. Üstelik bu tür şeyleri arzulamak için komünist olmak da gerekmez. Bir de ideal anlamda güzel, ama günümüz ekonomisinde yapılması mümkün olmayan maddeler var. İşsizliğin tamamen ortadan kalkmasını (liberaller haricinde belki) kim istemez? Ama hem mevcut işgücünü hem de her yıl emek piyasasına katılan yeni işgücünü tamamıyla emebilecek bir ekonomiyi nasıl yaratacaksınız? Herkesin oturabileceği konutları hangi kaynaklarla inşa edecek, hangi kıstaslara göre dağıtacaksınız?

Benim en hayali gördüğüm madde, üretim araçlarının mülkiyetiyle ilgili olandı. Buna göre, yer altı ve yer üstü zenginlikleri, sanayi işletmeleri, ormanlar, deniz kıyıları ve bankalar, tüm toplumun malı olarak devletleştirilecekti. Merak edip Türkiye Komünist Partisi’nin internet sitesine girdim (Komünist Parti bir süre önce bu adı almış). Parti programının “Ekonomik Yapı” maddesinde aynı şeylerden biraz daha ayrıntılı olarak bahsediliyordu. Toplumdaki eşitsizliklerin temel kaynağını oluşturan üretim araçlarının özel mülkiyeti, bir program dahilinde tamamıyla ortadan kaldırılıyor ve bu araçlar kamulaştırılıyordu. Böyle bir durum karşısında iktisatçının soracağı şey şudur: Üretim faktörleri piyasasını ortadan kaldırırsanız, ekonomide etkin kaynak dağılımını nasıl gerçekleştirirsiniz? Bunun için yeni bir değerleme yöntemi bulmak gerekir. Programda bu konuda hiçbir şey yazmıyordu.

Aslında TKP’nin programını hayalci olmakla suçlamak tam manasıyla doğru olmaz. Zira kimi liberallerin kafasındaki toplumun neye benzediğine baktığımızda, insanların böyle bir toplumda yaşamak istememelerine ve daha iyisi arzulamalarına şaşırmamamız gerekiyor. Liberal bir toplum derken neyi kastettiğimi göstermek için Murray Rothbard’ın The Ethics of Liberty kitabında yazdıklarını örnek vereyim:

Teorimizi ebeveynlere ve çocuklara uyguladığımızda şu anlama gelir: Bir ebeveynin çocuklarına saldırganca davranmaya hakkı yoktur, ama aynı zamanda çocuklarını beslemek, giydirmek ya da eğitmek konusunda yasal bir yükümlülüğü de yoktur. Zira bu tür yükümlülükler ebeveynlerin olumlu eylemlerde bulunmaya zorlanmasını gerektirir ve ebeveynleri haklarından yoksun bırakır. Dolayısıyla ebeveynler çocuklarını öldüremez ya da sakat bırakamaz. Yasalar da ebeveynin böyle davranmasını yasaklar. Ama ebeveynlerin çocuklarını beslememeye, yani onları ölüme terk etmeye yasal hakkı olmalıdır. Dolayısıyla yasalar ebeveynleri çocuklarını beslemeye ya da hayatta tutmaya zorlayamaz. (…) Bu kural şu türden rahatsız edici sorunları çözmemizi sağlıyor: Bir ebeveynin deforme bir bebeği (örneğin onu beslemeyerek) ölüme terk etmeye hakkı olmalı mıdır? Deforme olsun ya da olmasın, tüm bebekleri ölüme terk etme hakkını da içeren daha geniş kapsamlı haktan hareket edersek, bu sorunun yanıtı elbette evettir.” (Rothbard, 1998, ss. 100-101)

Aynı türden bir pasaj daha:

O hâlde, bir ebeveyn çocuğuna sahip olabiliyorsa (…) bu sahipliği başkasına da aktarabilir. Çocuğu evlâtlık olarak verebilir ya da çocukla ilgili hakları gönüllü bir sözleşme yoluyla satabilir. Kısacası, tamamıyla özgür bir toplumda, gelişen bir serbest çocuk piyasası olacağı gerçeğiyle yüzleşmemiz gerekiyor. Yüzeysel açıdan bakıldığında, bu durum kulağa canavarca ve insanlık dışı gelebilir. Ancak daha dikkatli düşünüldüğünde, böyle bir piyasanın insanlık açısından ne kadar üstün olduğu ortaya çıkacaktır.” (a.g.e., s. 103)

Akli dengesi yerinde olmadıktan sonra hiçbir insanın (liberaller haricinde belki) böyle bir toplumda yaşamak isteyeceğini sanmıyorum. (Bu pasajların kitabın Türkçe çevirisinde olup olmadığını bilmiyorum.) Bakacak kimseleri olmadığından dolayı çocukların anneleriyle birlikte hapse girmek zorunda kaldığı, çocuk tecavüzlerinin yaygın olup yetkililerce hasır altı edildiği Türkiye gibi bir ülkede, Rothbard’ın liberal toplum tasarımının ne kadar dehşet verici olduğu aklı başında herkes için aşikârdır (liberaller haricinde belki). Şimdi meselenin nispeten soyut olan kısmına bakalım.

* * *

Sosyalist bir ekonomi için pek çok eleştiri ileri sürülebilir. Ben burada sadece en temel meseleyle ilgileniyorum: kaynakların etkin dağılımı. Serbest piyasanın ortadan kaldırıldığı bir durumda, üretim faktörlerinin ekonomi genelinde dağılımını nasıl gerçekleştiririz? Piyasa ekonomisinin olduğu durumda bu iş fiyatlar tarafından yapılır. Sosyalist ekonomide ise üretim faktörleri devletin elinde olduğuna göre, bu faktörlere ilişkin piyasalar olmayacaktır. Dolayısıyla bunların fiyatları da olmayacaktır. Bu iş için merkezi bir planlama komitesi kurulduğunu varsayalım. Bu komite hangi sektörlerin hangi miktarda ve nitelikte üretim aracı istediğini nasıl öğrenecektir? Fiyatlar olmadığına göre, bu komitenin sektörlere kaynak tahsisi için yeni bir değerleme aracı bulması gerekecektir. Zira böyle bir durumda on binlerce hammaddenin ve aracın ekonomide en verimli şekilde kullanılacakları yerlere tahsis edilmesi ancak fiziksel miktarlar üzerinden gerçekleştirilebilir. Planlama komitesinin kime ne kadar orak ve çekiç verileceğini tek tek hesaplaması gerekir. Tüm bunlar da kaynak dağılımında arz ve talep dengesinin sağlanması için devasa ve ayrıntılı bir planlama yapılmasını gerektirir.

Fiyatlar neden bu kadar önemli? Üretim araçlarının tamamının devlete ait olduğu durumda, bu araçlar mübadele dışı kaldıklarından dolayı bunların parasal değerlerini belirlemek mümkün olmaz. Diğer bir ifadeyle, emek, toprak, hammaddeler, makineler ve binalar gibi üretim faktörleri için üreticiler piyasada rekabetçi fiyat teklifleri yapamazlar. Bu nedenle üretim girdilerinin fiyatları ve üretim maliyetleri belirlenemez ve farklı üretim teknikleri arasından tercih yapılamaz. Nitekim bir üretici üretime başlamadan önce, çeşitli üretim teknikleri arasından kendisine en ucuza geleni seçer. Bunun için fiyatları bilmesi gerekir. Fakat üretim faktörlerinin fiyatları olmadığında, alternatif maliyetler hesaplanamayacaktır. Bu nedenle de üreticiler ucuza mı yoksa pahalıya mı üretim yaptıklarını bilemeyeceklerdir. Meseleyi biraz somutlaştırmak için Mises’in 1920’de yazdıklarını örnek verelim:

Yeni bir demiryolunun inşasını düşünelim. Bu demiryolu gerçekten inşa edilmeli midir? Eğer edilecek ise, olası birkaç demiryolu arasından hangisi inşa edilmelidir? Rekabetçi ve parasal bir ekonomide bu sorun parasal hesaplama tarafından yanıtlanır. Bu yeni yol bazı malların daha ucuza taşınmasını sağlayacaktır ve maliyetteki bu azalışın bir sonraki hattın inşasına ve bakımına ait maliyetleri aşıp aşmadığını hesaplamak mümkün olacaktır. Bu hesaplama da ancak parasal olarak yapılabilir. Arzu edilen hedefe tek başına farklı fiziksel harcamaları ve fiziksel kazançları dengelemek yoluyla ulaşmak mümkün değildir. Demiryolunun yapımı ve bakımı için gerekli olan emek saatinin, demirin, kömürün, her türden inşaat malzemesinin, makinelerin ve diğer şeylerin ortak bir birimle ifade edilemediği bir yerde, hiçbir hesaplama yapmak mümkün değildir. Faturaların iktisadi açıdan düzenlenmeleri, ancak tüm ilgili malların paraya atfedilebildikleri bir yerde mümkündür.” (Mises, 1935, ss. 108-109)

İlginçtir, Mises’ten iki yıl sonra Troçki de aynı konuda hemen hemen aynı şeyleri söylüyor. Acaba Troçki Mises’i okumuş mudur?

(…) tek tek demiryolları ve tüm bir demiryolu ağı söz konusu olduğunda, soyut, tekno-sosyalist bir plan izlediğimiz için, neyin gerekli olup olmadığı üzerindeki, neyin kârlı olup olmadığı üzerindeki kontrolümüzü tamamıyla yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hangi hatlar genişletilmeli ve daraltılmalı? Belirli bir hatta ne kadar demiryolu levazımı ve personel verilmeli? Devlet kendi ihtiyaçları için ne kadar navlun nakliye etmeli ve taşıma kapasitesinin ne kadarı diğer örgütlere ve hususi kişilere ayrılmalı? Taşıma ücretlerini belirlemedikten, doğru düzgün defter tutmadıktan ve kesin ticari hesaplama yapmadıktan sonra, içinde bulunduğumuz tarihsel aşamada tüm bu sorunları çözmek mümkün değildir. Sosyalist hesaplama yöntemleri ve yeni iktisadi planlar için gerekli olan yöntemler geliştirmeyi, ancak demiryolu ağının farklı kısımları arasında belli bir kâr ve zarar dengesi sağlayarak ve ekonominin diğer dallarında buna benzer bir denge sağlayarak başarabiliriz.” (Trotsky, 1922)

Fiyatların üretim maliyetleri açısından oynadığı rolü göstermek için basit bir örnek verelim. Elimizde belirli bir tüketim malı üretmek için iki girdi (x, y) kullanan üç üretim tekniği (A, B, C) olduğunu varsayalım. Üç teknik de söz konusu malı aynı miktarda üretsin. Tekniklerin girdi bileşimleri şöyle olsun:

A = 500x + 500y
B = 500x + 400y
C = 400x + 500y

Bu tekniklerin arasından en az maliyetli olanını nasıl seçeceğiz? İlk bakışta A tekniğini eleyebiliriz, çünkü diğer iki tekniğe kıyasla daha fazla girdi kullanıyor. Kullanılan girdi miktarı açısından bakıldığında, B ve C tekniklerinin A tekniğine kıyasla daha verimli olduğunu görebiliyoruz. A ile kıyaslandıklarında, iki teknik de mevcut girdilerden daha fazla kullanmıyor ve en az bir girdiyi daha az kullanıyor. B ve C’nin A’ya kıyasla bu nispi üstünlüğünü “teknik etkinlik” olarak adlandırıyoruz.

Öte yandan, B tekniği seçildiğinde (C’ye kıyasla) üretimde kullanılan girdilerden geriye fazladan 100 birim y kalıyor. C tekniği seçildiğinde de (B’ye kıyasla) 100 birim x kalıyor. Burada teknik seçiminde hangi kıstası kullanacağız? Belirli bir maldan aynı miktarda üretmek için elimizde alternatif teknikler bulunuyorsa, en az miktarda girdi kullanan tekniği seçmek rasyoneldir. Bu sayede, diğer malları üretmek ve toplam üretimi azamileştirmek için elimizde daha fazla kaynak kalır. İktisadi kaynakların kullanımı söz konusu olduğunda, azami miktarda malı asgari miktarda girdi kullanarak üretmeye “iktisadi etkinlik” denilir. O hâlde B ve C teknikleri arasından seçim yaparken dikkat ettiğimiz şey, üretimden arta kalan x ve y girdilerinin başka malların üretiminde kullanılmasıdır. Diğer bir ifadeyle, 100 birim x kullanılarak üretilecek malların, 100 birim y kullanılarak üretilecek mallara göre daha tercih edilebilir olup olmadığıdır. Bu nedenle 100 birim x ve y’nin diğer malların üretimine ne kadar katkı yapacağını bilmek önemlidir.

Ama üretilecek mallar açısından bakıldığında, 100 birim x’in 100 birim y’den daha değerli (daha tercih edilebilir) olup olmadığını nasıl belirleyeceğiz? Diğer malların üretimine de kaynak ayırmak istediğimize göre, bu iki girdiyi idareli olarak nasıl kullanacağız? Yani üretimi nasıl iktisadileştireceğiz? Girdi miktarlarını karşılaştırmak için elimizde ortak bir birimin bulunması gerekiyor. İşte para ve fiyat mekanizması burada devreye giriyor. Eğer girdi fiyatlarını x = 1 ve y = 2 birim olarak belirlersek B ve C tekniklerin üretim maliyetleri şöyle olur:

B = 500(1) + 400(2) = 1300
C = 400(1) + 500(2) = 1400

Bu sonuca göre teknik seçimi B’den yana olacaktır. Nitekim üretimden arta kalan girdilerin parasal değerlerine baktığımızda, 100 birim x’in fiyatı 100 iken, 100 birim y’nin fiyatı 200’dür. Yani B tekniği y girdisinde fiyat olarak 200 birim iktisadileştirme yaparken, C tekniği x girdisinde 100 birim iktisadileştirme yapıyor. İktisadileştirmeyi burada idareli kullanmak olarak da düşünebiliriz. O hâlde, üretim faktörlerinde fiyat mekanizmasının işlediği bir ekonomide, üreticiler girdilerin fiyatlarına bakarak teknik seçimi yapacaklardır. Bu seçimin yapılmasını sağlayan şey, fiyatların bir değerleme yöntemi olarak kullanılmasıdır. Piyasaların olmadığı yerde fiyatlar olmaz, fiyatların olmadığı yerde de malların ve hizmetlerin önem derecesini belirlemek mümkün olmaz. Sosyalist ekonomide üretim faktörlerinde fiyat mekanizması ortadan kalkacağına göre, bunun yerine neyin geleceğini belirlemek gerekiyor. Bu da üretim malları için bir değerleme yönteminin bulunması anlamına gelir.

Kaynaklar
[1] Mises, Ludwig von (1935). “Economic Calculation in the Socialist Commonwealth,” Collectivist Economic Planning, (Ed.) Friedrich Hayek, Londra: Routledge & Kegan Paul, 87-130.
[2]  Rothbard, Murray (1998), The Ethics of Liberty, New York ve Londra: New York University Press.
[3]  Trotsky, Leon, (1922). “The New Economic Policy of Soviet Russia and the Perspectives of the World Revolution, Part I”, https://www.marxists.org/archive/trotsky/1924/ffyci-2/20.htm.
İlk Görsel: Yazar tarafından çekilmiş bildiri fotoğrafı.

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Can Madenci

Yazar Hakkında Can Madenci

Can Madenci lisans, yüksek lisans ve doktorasını Marmara Üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. Madenci doktora tezinde iktisadi hesaplama tartışması ve Friedrich Hayek’in görüşlerini çalıştı. ABD, Alabama'da bulunan Mises Enstitüsü’nde burslu araştırmacı olarak çalışmalar yürüttü. Halihazırda ilgi alanları Marksist ve evrimsel iktisattır.