UCUZLUK: KÖTÜ ŞÖHRETLİ FİYAT-DEĞER

Ucuzluk foto

“İdeologlar teorilerini sürekli olarak gerçeklerle ‘test ettiklerin’ iddia etseler de nadiren gerçeklere bakarlar. ”
Murray Newton Rothbard, EKONOMİYİ ANLAMAK, s.33.

Bazı kavramları zihnimizde önyargılı olarak puanlıyoruz ve bu yanlışlarımızı asla düzeltmek için uğraşmıyoruz. Yanlışları göremememizin nedeni zihnimizin ‘İçinde bulunduğu duruma onay veren” sabit-fikirli sözcükler yüzündendir.

Örneğin; Ucuzluk kelimesi kendi kelime kökünün dışında iyi gözükebilir… Fakat metodik olarak tek tek tüketicilere soralım. Geliriniz ucuzlasın mı? Maaşınız ucuzlasın mı? Satış fiyatınız ucuzlasın mı? Ranttınız ucuzlasın mı? Kârınız ucuzlasın mı? Bütün iktisadi aktörler ağız birliği etmişçesine haykırır: UCUZLAMASIN!!!

Böylece ucuzluk korkunç bir kelime olarak kullanılmak istenmez. Artık ucuzluk kelimesi bireysel sezgilerimizde “KÖTÜ ŞÖHRETİNE” kavuşur. Çünkü egomuza iyi gelmeyen bir şey, bir kavram, bir sözcüktür artık, UCUZLUK!

Bireysel hazzımıza yönelik bir tehdit olarak ucuzluk aslında başkaları için istediğimiz ‘adil’ bir arzudur. Ucuzluk ikircikli bir durumdur, çünkü fiyatların düşmesi olarak ucuzluk fark edilen bir iyilikdir bize… Canımız muz istedi, ucuzlarsa paramız artar. Kiralar ucuzlarsa tasarruflarımız artar gibi…

Fakat çelişki açıktır. Ucuzluk başkalarına uygulandığında bizi tatmin etmekte bize uygulandığında başkalarını mutlu etmekte ama uygulanan kişinin istemediği bir durum ortaya çıkmaktadır. İnsanın evrimsel zihin tarihinde böyle bir çelişki zor bulunur. Ucuzluk hep uygulanan iktisadi aktöre zorluk, onu kullanan tüketiciye kolaylık sağlar. Ucuzluk zor bulunur felsefi bir problemdir. Çözümü ne pozitivist bilimde ne ilahi sezgide ne de ruhsal bilimlerdedir. Onun çözümü her zaman ve her daim iktisat biliminin yöntembiliminde saklıdır. Genel insan eylemleri bilimi olan Praksiyoloji de bulunur.

Ucuzluk kelimesi psikolojik tarihimizde tamamen kötü bir kelimedir. Ucuz insan, düşük, düşkün, düşmüş vs… hep bu kelimenin bize acı hatıralarını anlatır. Ama ekonomi bilimi ‘aptal’ yaklaşımları ve evrimsel tarihi alt üst edici olarak tamamen başka bir metodoloji ile olayı gün yüzüne çıkarır.

Ekonomi bilimi uzun dönemde ve geniş anlamda; sembollere, psikolojik sarsıntılara, yuhalanmış kavramlara, egoist tavırlara, heyecanla karar verilmiş yargılara ve tarihi absürt geleneklere karşı gelerek radikal bir yol önerir. Bu tarihsel üstü doğrulardır. Praksiyolojik doğrulardır. Bozulmaz, yön değiştirmez ve kimseyi şaşkınlığa uğratmaz kendi içinde tutarlı mantıksal silsileler ile kurulmuş güçlü yapılardır.

Peki, ucuzluk nedir? Neredeyse iktisat hakkında yazmış çizmiş ve derin düşünmüş hiç kimse bu konuya spesifik olarak değinmemiştir. Ucuzluk konusu zor felsefi bir problemden öte kaos teorisini anımsatır. Fakat “değer” sorununu çok basitçe çözmüş MENGER gibi UCUZLUK meselesi de “PARANIN DOĞAL KITLIK TEORİSİNDE” kolaylıkla yerli yerine oturur.

Ne demiştik? Serbest Piyasa da kimse mülkünün, mallarının, hizmetlerinin ve rantının ucuzlamasını istemez ama tüketici olarak herkes her şeyin ucuzlamasını isteriz. Nedeni praksiyolojiktir; kendi durumumuzu daha iyi duruma getirdiği için ucuzluk bize yarar sağlar. Beklentimizden öte diğer alacağımız mallar ve hizmetler için bize olanak sağladığı gibi boş-zamanımıza da artış getirir. Bu her açıdan büyük bir iyileşme ve refahtır.

Praksiyolojik olarak herkes tüketicidir. Bu yüzden ekonomideki metaların ucuzlaması genel insan eyleminde iyileşme durumu olarak mutluluk getiricidir.

Fakat hayat standardındaki bu artış, iyileşme ve refah; ucuzluk (fiyat düşüşleri) kelimesi ile nasıl aynı anda var olabilirdi? Bu sorunun cevabı enflasyon ile büyüyen modern devletlerin çağında kafa karıştırıcıdır. Çünkü halk o kadar kötü reklam ve pazarlama ile dumura uğramıştır ki deflâsyonun yararlarını anlamakta zorluk çekmektedirler.

Bugün bilinen inatçı doğru (aslında yanlış) şudur: Sonsuz para yaratılması, dağıtılan bol krediler, hükumetin dağıtıcı sosyal yardımları ile teknolojinin getirdiği yenilik ve maliyetleri azaltıcı otomatik görevi, 20. yüzyılın ikinci yarısını ve 21. yüzyılı öyle büyüledi ki… Refah devletinin, sürekli değişen teknolojik yeniliklerin yarattığı maliyet düşüşleri, insanların yaşam standardını belirlediğini düşündüler.

Bu öyle kötü bir sarmal yarattı ki; sonsuz yaratılan karşılıksız para karşılığında insana konfor sağladığını reklam eden Sosyal refah devleti bedava ısmarladığı bu yüzyıllık ENFLASYONİST YEMEĞİ dünyadaki bütün vatandaşlardan borç batağında şimdi talep etmektedir. Bu sözde bedava Enflasyonist yemek dünya vatandaşlarının boğazına takılmıştır. Çünkü ekonomideki karşılıksız emeksiz (eylemsiz) hiçbir bedava yemek yoktur. Ve hatta ödemesiz kazanç yoktur.

Oysaki parasal tarihimize bakarsak %100 altın standardı zamanlarında, günümüze kıyasla, bireylerin 18. yüzyılda gerçekten “egemen” olduklarını göstermektedir. Altın standardının döneminde, insanlar büyük ölçüde borçsuzdu ve çok daha fazla bağımsızlığa sahipti.

18. yüzyılda kapitalizmin erken dönemlerinde fiyatlar genel seviyesi azalma gösterirken ücretler sabit kalmıştı. Bu da toplumdaki vatandaşların hızla satın alma gücünü yükseltmişti. Ucuzluk özgürlük felsefesi ile at başı giden topluma genel barışı, huzuru, mutluluğu, bolluğu ve refahı tabana yaymaya başlamıştı. Ne zaman ki dünya savaşa giderken (1. ve 2.) hükümetler karşılıksız para yaratabilecek merkezi ve dağıtıcı bir sistem olan merkez bankalarını kontrol eder oldular, insanlık teknolojinin getirilerini ucuzluk olarak kullanamaz oldular.

Ucuzluk öncelikle özgürlük felsefesinde paranın doğal kıtlık teorisinde iş görür. Bunun adı %100 altına karşılık gelen itibari ve sanal paradır. Çünkü ucuzluğun düşmanı enflasyon belasıdır. Enflasyon öyle bir beladır ki; bütün gelir, refah, mal ve hizmetlerin doğal akışını ve topluma dağılımını bozucu bir etkidir.

Ucuzluktan korkan sadece üreticiler değildir aslında ucuzluktan korkan hükümet ve onun dalkavuklarıdır. Nedeni çok basittir. Bugün teknolojinin maliyetleri düşürdüğü yerde hükümetler de parasal genişlemeyle hayat pahalılığını dengeliyor. Aslında hükümetlerin ekonomiye karıştıkları tek şey karşılıksız bastıkları para mucizesidir. Hükümetler bu yüzden halka sosyal refahı ve vaat ettiklerini dağıtırken ellerindeki vergi gücünden öte suni yaratılan itibari paraya güvendikleri apaçıktır.

Eğer PARANIN DOĞAL KITLIK TEORİSİNİ yürürlüğe sokulabilirsek yani %100 altına karşılık gelen parayı ortaya koyabilirsek. Hükümet neyi hangi ulufeyi karşılıksız dağıtabilecektir. Hangi politikacı vaatler verip neyi uygulayabilecektir. Ellerinde kalacak tek şey vergi politikası olduğu an, halk bu yükü tamamen omuzlara aldığında işin ne olduğunu bire bir deneyimleyeceklerdir. Hükümet artık onlar için sadece bir yük olacaktır. Hükümet böylece halkın üzerlerindeki kamburdan başka bir şey olmayacaktır. Bu hükümet kamburunu; halk bakın nasıl atacak sırtındaki yükü, hepimiz göreceğiz.

Bu yüzden hükümet enflasyondan veya işsizlikten korkmaz. Yüzde yüz altına karşılık gelecek para sisteminden ve onun sonucu olan deflâsyondan ve ucuzluktan korkarlar. Her zaman asgari ücreti, maaşları, kârları ve fiyatları hep yukarı çekmeye çalışan politikacıların ellerindeki büyük sözde sihirli araç karşılıksız para basma asasıdır (makinesidir).

Avrupalı Misesyen iktisatçı Jorg Guido Hülsmann’ın “Deflâsyon ve Özgürlük” kitabının bir özetinin yapıldığı çalışmada, Kelly Diamond; düşüncelerimizi onaylarcasına, makalede ucuzluk ve paranın doğal kıtlık teorisinin getireceği güzel ve mutlu günleri anlatıyor:

“Değerli metaller; [İnsanın] bağımsızlığını ve özgürlüğünü korur. “Kâğıt para günümüzün totaliter tehdidinin teknik temeli haline geldi.” Bu konuda Hülsmann ile aynı fikirdeyiz. Hülsmann’ın bireysel özgürlükleri ve bağımsızlıkları pahasına, Kâğıt para, enflasyon ve borç, yalnızca belirli bir toplum katmanına veya “siyasi girişimcilere” fayda sağlamak için bu politik projenin bileşenleridir. Aslında korkmaya hakları var. Deflâsyon, onları toplumun geri kalanı pahasına elde ettikleri yararlardan uzaklaştırır.

Deflâsyonun bizi serbestleştirdiğini (liberizasyonlaştırdığını) iddia ediyoruz. Deflâsyon, mülkiyet yapısını değiştirerek serveti yeniden dağıtacak ve böylece adalet dağıtımını sağlayacaktır. Fiyatlardaki düşüş ve para miktarındaki [sıkılık], paranın gerçek değerini ve dolayısıyla gerçek kişilerin ve ulusların zenginliğini eski haline getirecektir. Deflâsyon, bireyin borç yapılarına bağımlılığına son verecek ve bu nedenle üretimi arttırmaya odaklanacaktır. Zenginlik belirleyicisi para miktarında değil, onu yönlendiren faktörler, yani verimlilik ve yenilikte bulunur. Altın ve gümüşün, bağımsızlığı ve özgürlüğü koruyacak tek para olduğuna inanıyoruz. Gerçek değeri, bir servet deposunu yansıtırlar ve ulusların ve bireylerin egemenliğini korurlar!

Mevcut parasal ve finansal sistemlerimiz bozulduğunda geleceğin neler olacağını bilmiyoruz, ancak altın ve gümüşün geçiş döneminde (en azından) güvenlik sağlayacağına inanıyoruz. Doğu medeniyetlerinden aldığımız altın alımlarına bakarsak, gelişmekte olan piyasaların aklını nasıl altın üzerine düşürdüğünü de ortaya koyuyor. Bu, ayrıca bir altın standart biçiminin belirgin bir statüye kavuşabileceği ve bir kez daha devralabileceği inancımızı desteklemektedir. Bununla birlikte, “fiyat para birimi” olarak adlandırılan geçerli parasal tecrübenin bir süre daha sürmesi muhtemeldir.” Kelly Diamond, The Beauty of Deflation adlı makalesinden…

Pekiyi, Paranın daralması olarak ortaya çıkan ucuzluk; fiyat-değerlerindeki bu alt-üst oluş nasıl bir refahla karşılık verecektir. Enflasyon ile yaratılmış bir dünya içinden konuşmak gerçekten çok zor. Kredi büyümesi ve karşılıksız üretilmiş paranın fütursuzca dağıtımı sonucu sürekli artan maaşlar, bedava ikramiyeler, sosyal harcamalar, devletin zorla topladığı vergi paralarıyla yaptığı alt-yapı hizmetleri insanlığı öyle bir yere taşımıştır ki; İnsanlar artık medeniyetin temelini enflasyonda görmeye başlamıştır.

1970’lerin ortasında enflasyon varsa işsizlik olmaz diyen çokbilmiş Keynezyencilerin esaslı düşünceleri; durgunluk artı enflasyon ile işsizlik aynı anda var olunca tamamen balonları patlamış oldu. Fakat hazine ile geçinen bürokrasi, parayla satın alınmış ekonomistler, lobici ahbap çavuş işadamları ve siyasi figürler asla fiyatların ucuzlamasını, paranın daralmasını istemezler. Çünkü onların ellerindeki en önemli okus pokus araçları vergiler, sınırsız para basımı ve kanunlardır.

Şimdi yaşadığımız 10 yılda, ‘ucuzluk’ ekonomi-politikasından ölüm gibi korkan keynesyencilere onların deflâsyonu entelektüel olarak reddedişleri daha mantıklı gibi durmaktadır ama tu-kaka dedikleri şeyde kendi ağızlarında genel fayda ortaya çıkmaktadır. Keynesci popüler iktisat profesörü Paul Krugman’ın The New York Times gazetesindeki makalesinde ‘Neden Deflâsyon Kötü’ yazısında 2 Ağustos 2010 da, eğer tüketim mallarının fiyatları düşerse, işçi maaşları hemen düşmez. Bu yüzden kârlar düşecek maliyetler artacaktır. Toplum aynı anda tepki veremeyeceği için üreticiler için işler kötü giderken, maaş ile geçinen işçilerin emek-değeri yüksek kalacaktır. Diyor saygı-değer safsatacı Paul Krugman… Ve Friedmancı (Chicago’lu) parasalcı sahte okey serbest piyasacı Irving Fisher’ın para kısıtlaması için sözlerini tekrarlıyor: “…Irving Fisher’ın uzun zaman önce belirttiği gibi, borçlular borç yükleri arttıkça harcamalarını azaltmaya zorlanırken, alacaklıların harcamalarını aynı oranda arttırması beklenmiyor. Bu yüzden durgunluk, borç yükünü artırarak harcama üzerinde baskılayıcı bir etki yaratıyor; bu, Fisher’ın da belirttiği gibi, artan borç nedeniyle depresif harcamaların daha fazla deflâsyona yol açtığı başka bir kısır döngüye yol açabiliyor.”

Bu sözlere cevap basittir. Enflasyon ile şişirilmiş obezite hastası dünya’nın iyileşmesi için perhiz olarak ucuzluk elbette birilerini rahatsız edecektir. O kişiler malumdur. O iktisadi ajanlar hazine ile geçinen üretimden yoksun sömürücü çevrelerdir. Krugman’ın eyvah! Ücretler, maaşlar! düşmez dediği şey doğrudur. Fiyatlar düşecek ve emek-değer olarak ücretler katılıklarıyla durarak satın alma güçleriyle tekrar eski güzel günlerine dönüşecektir. Paranın doğal kıtlığı teorisi alt sınıfları yukarıya çekecektir. Krugman’ın korkusu budur. Eşyanın tabiatına kızgınlıkları budur. Mülkiyet hakları yerli yerine oturacak ve bize güzel günleri hatırlatacak tek ekonomi-politikası ucuzluktur. Ucuzluk özgürlüğün en temel ekonomik değeridir. Ucuzluk insanlık onurumuzun kurtuluş reçetesidir.

Tekrar Yüzde %100 altın standardı yıllara geri dönmeliyiz. Maaşlar ve gelirler katılıklarıyla sabit, fiyatlar düşük, satın alma gücümüz yüksek yüzyılına! Geri dönmeliyiz. Bırakalım bizi safsatalara inandıran Enflasyoncuların modern gelecekçi hayallerini, aklın çağına geri dönelim Deflasyonu özgürlüğümüz kadar sevelim!!!

Comments

comments

Bu yazıyı paylaşınTweet about this on TwitterShare on LinkedInEmail this to someoneShare on FacebookShare on Google+
Serkan Kiremit

Yazar Hakkında Serkan Kiremit

Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun olan Kiremit, 2003 yılında “Sınırlı Devlet” isimli çalışmasıyla yine aynı üniversitede yüksek lisans çalışmasını tamamlamıştır. Halen özel bir şirkette çalışan Kiremit liberalizmin teori ve uygulama kısmıyla ilgilenmektedir.