Yazar arşivi: Ekrem Cunedioğlu

Ekrem Cunedioğlu

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği Bölümü’nde iki yıl okuduktan sonra Ankara’ya, TOBB ETÜ İktisat Bölümü’ne geçen Cünedioğlu, lisans eğitimi süresinde önce stajyer daha sonra araştırmacı olarak Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı – TEPAV’da çalıştı. Lisans sonrası doktora eğitimi için Mannheim Üniversitesi’ne kabul alan Cünedioğlu, sağlık sorunları sebebiyle 2. Yılında Türkiye’ye dönüş yaptı. Halen Özyeğin Üniversitesi’nde Stratejik Yönetim üzerine İşletme Bölümü’nde doktora çalışmalarını sürdüren Cünedioğlu aynı zamanda SEAL isimli şirketinde danışman olarak çalışmaktadır. Cünedioğlu’nun ilgi alanları uluslararas ticaret, rekabet gücü, sanayi politikası ve bağlamda model ve sayısal analiz konuları ile sosyal ağ analizi konularını içermektedir.

Türkiye’nin Eğitim Sistemi Üzerine 2/4: Ne yaptık?

karikatür

Eğitim sistemimizi değerlendirdiğim yazı dizisinin ilk bölümünde malumu bir kere daha dile getirmiştim: Eğitim cephesinde işler yolunda gitmiyor. Peki, bu kötü gidişatın sebebi ne? Çocuklarımız diğer ülkelerdeki akranlarına kıyasla aynı soruların neden daha azını doğru cevaplayabiliyor? İşverenlerimiz eğitim sistemimizi neden pek de kaliteli bulmuyor? Aslında eğitim açısından kronik sorunlarımız var ve her derdin devası (?) ikinci nesil reformlarla gelişme sağlanması gereken alanlardan biri de eğitim. Bu nedenle bu başarısızlığın nedenlerini oldukça geriye gidip tartışmak yerine, ülkemizin bir başarı hikayesi olarak öne sürülen 2002 sonrası dönemde neler yapıldığını tartışacağım.

1. Hayaller Singapur, Gerçekler Trinidad ve Tobago
Çok basit bir ifadeyle çocuklarımızı öğretmenleriyle etkileşime geçip bilgi/beceri birikimlerini artırmaları ve toplumca uygun kabul edilen davranış kalıplarını edinmeleri maksadıyla okula gönderiyoruz. İkinci kısmının tartışmaya açık olduğunu düşündüğüm bu basit ifade bana Hababam Sınıfı Tatilde adlı filmde geçen “Okul her yerdir.… Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Eğitim Sistemi Üzerine – 1/4: Ne durumdayız?

karikatür_1

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve beceri kazanımlarını değerlendirdiği araştırma projesi olan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın (PISA) 2015 yılı sonuçlarını 6 Aralık 2016’da açıkladı. Türkiye’nin okuma, fen bilimleri ve matematik alanlarında 2012 sonuçlarına kıyasla hem ortalama puan hem de sıralama açısından gerilemesi ülkedeki eğitim sistemi sorunlarını bir anda gündeme taşıdı. Aslında PISA’daki başarısızlık, sistemden duyulan genel memnuniyetsizliğin dışavurumunu sağlayan bir tetikleyici olarak değerlendirilebilir. Çünkü PISA başarısızlığının temellerini oluşturan eğitim alanındaki zayıflıklarımız da son birkaç yıldır daha kısık sesle ve daha düşük frekansla dile getiriliyordu. Özellikle liselere geçiş sınavlarındaki alışkanlık haline geldiği düşünülebilecek değişim yapma eğilimi, üniversite mezunu işsiz oranının görece yüksek olması, lise türlerine ve illere göre LYS başarısı uçurumları gibi sorunlar, sayılabilecek onlarcası arasından benim ilk aklıma gelenler.… Yazının Devamını Oku

Revizyon da Bizi Görecek mi?

ilk_görsel

Hüseyin Ekrem Cunedioğlu ve Mustafa Eray Yücel*

Bir pırlantayı cut (kesim), carat (karat, kırat, büyüklük), clarity (berraklık, lekesizlik) ve co-lor (renk) olmak üzere dört C ile kimliklendirebilirsiniz. Bir istatistik daha fazlasını istiyor. Tam beş C’si var. Condensed (yoğunlaştırılmış) olmalı, contextualized (bağlamsallaştırılmış) olmalı, calculated (hesaplanmış) olmalı, categorized (tasnif edilmiş) olmalı ve corrected (düzel-tilmiş) olmalı. Hakikaten ciddi iş. Burada önce iki ayrı William’dan söz etmek lazım.

Rivayet o ki, 1066’dan sonraki yıllarda Normanların İngiltere’deki zaferini müteakip, İngil-tere Kralı 1. William kendisine tabi toprak sahiplerinden mülkiyetlerindeki arazilerin ve diğer varlıkların bir dökümünü istiyor. İş bununla kalmıyor, toprak sahiplerinin Kralın önünde ant içmeleri de gerekiyor. Sayım (census) süreci vergi denetiminin sınırlarını aşıp siyasi gücün bir yansıması olarak işte karşımızda ve açıkçası bununla pek sorunumuz yok.… Yazının Devamını Oku

Kötü Bilgi İyi Bilgiyi Döver Mi?

Bu yazıyı yazabilmek için birkaç gündür farklı kanalların haber programlarını takip ediyordum. Haber programlarının ağlanacak durumunun farkındaydım ama sırf yazdıklarımın arkasında durabileyim diye kendimi denek olarak kullandım ve haber programlarındaki kötü, gereksiz bilgi dalgalarına maruz kaldım. Etkisi hala üzerimde ama yavaş yavaş toparlanıyorum. Bu süre zarfındaki en komik, en tuhaf haber (bilgi demeye dilim varmadı) şüphesiz A Haber’den Mevlüt Yüksel’in ZDF konulu video kaydıydı. Bu kaydı izledikten sonra, zaten epeydir kafamı kurcalayan “neden gözlemlenen yanlış ya da yararsız bilgi miktarında ciddi bir artış var ve bu tür bilgi topluma daha hızlı yayılıyor” sorusu üzerine araştırma yapma isteğim depreşti. Henüz çok ciddi bir araştırma yapmadım ama konu hakkındaki genel düşüncelerimi ve bazı bilimsel bulguları sizinle bu yazıda paylaşmak istiyorum.

Mevlüt Yüksel’in fenomen kaydı ya da Esra Erol’un evlilik programındaki damat adaylarından birinin gelin adayını hamile bırakması gibi haberleri düşünün.… Yazının Devamını Oku

Sürprizci Enflasyon

intro

Her iktisat mezunu en azından arkadaş kitlesinin ve akrabalarının ekonomisti olmakla mükelleftir. Bu olay henüz lisans sürecinde ebeveynlerin ya da büyük eniştenin “parayı neye yatırsak”, “dolarları satayım mı”, “altın sence ne olur” gibi sorularıyla başlar. Ben 2005’te iktisat lisans eğitimime başladığımdan, 2005’ten beri bu tür sorularla karşılaşıyorum. Ancak son iki senedir benim soru soran kitleme bir şeyler oldu, bir şeyler değişti beni ekonomist kılan insanlarda. Yaşlıca bir akrabam FED kararlarının avro-dolar paritesi üzerindeki olası etkilerini sordu mesela. Yok artık, diyesim geldi ama yutkunduktan sonra elimden geldiğince cevap vermeye çalıştım. Bugün de birkaç arkadaşım ve marketteki kasiyer Arzu abla Şubat ayı enflasyonu ile ilgili soru yağmuruna tuttu beni. Beni en çok şaşırtan, marketteki ablanın enflasyon verisinin açıklandığını benden önce bilmesiydi. Utandım, verileri bilmediğimden cevap da veremedim.… Yazının Devamını Oku

Neye Göre, Kime Göre 2: Nasıl Bir İhracat İstiyoruz?

resim1

2 Mart sabahı, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin bir gün önce açıkladığı Şubat ayı ihracat verilerini yorumlamak üzere bilgisayarımın başındaydım. Yorumlamaya başlamadan önce açıklanan verilerin basında ya da sosyal medyada nasıl yer aldığına bakmak istemiştim. Bir haber kanalının web sayfasındaki ihracatla ilgili haber başlığı dikkatimi çekti: İhracat verilerinde artış. O ana kadar, “neye göre, kime göre” adlı yazı dizimde ihracat konusuna değinmeyi planlamıyordum. Başlıkta bir hata vardı, çünkü Kasım 2014’ten beri Türkiye’nin ihracatı bir düşüş dönemine girmişti. Haberin başlığında Şubat 2015 ihracatında artış olduğu belirtiliyordu ama haber metninde bir önceki yılın aynı ayına göre düşüşten bahsediliyordu. Artan neydi peki? İhracat verilerine yeni bir gözlem eklenmesinin sevincini mi paylaşmıştı haber kanalımız okurlarıyla? Şaka bir yana, bir yazım hatası vardı ve bu hatayı sonradan düzelttiklerini kontrol ettim (Şekil 1).… Yazının Devamını Oku

Kime Göre, Neye Göre?

figure 1

Karnesini gören babası kendisine kızmadan önce, “iki dersten kaldım ama Seyit Amca’mın oğlu Süleyman dört dersten kalmış” diyen küçük Orhan… 2015 Şubat ayı ihracatı bir önceki aya ve bir önceki yılın aynı ayına göre düşmüş olmasına rağmen “ihracat verilerinde artış” diye başlık atan gazete… Büyümenin yavaşladığı dönemde “biz az büyüyoruz ama Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Kolombiya hep bizden daha az büyüyorlar” diyen ekonomistler… Bu örneklerdeki ana aktörler davranışları nedeniyle yukarıdaki karikatürün aktörü Harun’la benzerlik sergiliyor. Hepsi göreliliğin sağlam duvarının arkasına saklanıyor. Unutulmaz Türk filmlerinden Banker Bilo’da, Maho’nun Bilo’ya attığı her kazık sonrası kullandığı efsane replik geliyor hatırıma: “Yaptım, ama hele bir sor niye yaptım”. Örneklerdeki aktörlere ekonominin/karnenin/ihracatın durumu neden kötü diye bir soru sorsak, “kötü, ama hele bir sor neden kötü” diye bir cevap alırız kuvvetle muhtemel.… Yazının Devamını Oku

Yandım Televizyonun Elinden

giris_ fotog_rafı

“Gidip posta’nın, ipsos’un, hapsos’un anketlerine bakmayın, gelin size ben babamların mahalleyi anlatayım”. Ipsos’un “Türkiye’yi Anlama Kılavuzu” adlı çalışmasının 2014 yılı sonuçları için yazılmış tweetlerden sadece biri bu. Aslında Ipsos 2005’ten beri her iki yılda bir bu araştırmayı yayımlıyor. Ancak araştırmanın bu sene gündeme bomba gibi düşmesinin nedeni Türkiye’nin tirajı en yüksek ikinci gazetesi olan Posta’nın araştırma sonuçlarını manşete taşıması

Bence asıl bomba ise hem Posta’nın ilk sayfasında yer alan hem de insanların hararetli şekilde tartıştığı araştırma sonuçlarının aslında 2012 yılına, yani Ipsos’un bir önceki çalışmasına ait olması.

Haberde aktarılan verilerin hangi yıla ait olduğu bir yana, Posta gazetesinin 3 Ocak 2015 tarihli “İşte Yurdum İnsanı” manşetli haberi sosyal medyada artık alışık olduğumuz üzere hızlı bir kutuplaşmaya yol açtı. Habere ve özellikle haberin başlığına gelen ilk tepkiler “Posta’dan halkı aşağılayan manşet” cümlesi ile özetlenebilecek kıvamdaydı.… Yazının Devamını Oku

Tayy-ı Mekan Kayb-ı İnsan

Sevgili dostum Barış Urhan, gene hep serbest atıyorsun diye kızdı bana. Serbest atış dışındaki kategoriler gavur mu da oralara yazmıyorsun demiş mesajında. “Sevgili Barış, ben kategorileri gavur ve gavur olmayan diye ayıran faşistlerden değilim” diye cevap verebilirim ama vermiyorum. Barış gibi güzel bir adamı kırmamak için kategorisi “serbest atış” olmayan bir yazı eklemeye karar verdim İktisadiyat’a. Bu yazıyı daha önce şahsi blogum için yazmıştım. Yazı, ortaya attığım (amiyane tabirle salladığım) Büyük Sosyal Patlama tezimin yüzeysel bir tanımını içeriyor. David Harvey’in zaman-mekan sıkışması dönemini bir mekan genişlemesi döneminin takip ettiğini ve toplumun, daralmayı takip eden genişleme nedeniyle bir sosyal patlama yaşadığını iddia ediyorum. Konuya ilginiz varsa yazıyı seveceğinizi düşünüyorum. Keyifli okumalar.… Yazının Devamını Oku

Demokrasi, Eğitim ve Sosyal Hareket

Gezi Parký nöbeti

Mısır’da durmak bilmeyen bir sosyal hareket var. Tam olaylar bitti, seçim yapıldı ve Mısır kendi liderini seçti derken ikinci dalgası başladı hareketin. Türkiye’de de bir sosyal hareket olduğunu söyleyebiliriz. Mısır’daki kadar ciddi olmasa da Türkiye’nin yönetimden memnun olmayan kesimi kendi geliştirdikleri protesto yöntemleriyle memnuniyetsizliğini gözler önüne seriyor. Bir park meselesi neticesinde başlamış olsa da Türkiye’deki hareketin daha derin, ciddi sebepleri olduğu en başında biliniyordu. Mısır ve Türkiye’deki hareketlerin farklı karakteristikleri olduğu aşikar. Ancak bu yazıda her iki sosyal hareketi demokrasi ve eğitim ekseninde, birlikte değerlendirmek istiyorum.… Yazının Devamını Oku