Felsefe

Ölümden Önce Hayat Var mı? Zamanı ve Güzelliği Anlama Çabaları

Dali

Hayatta hiçbir şey sabit kalmaz. Her şey değişir. Ve bu basit gerçek bizlere -genelde- korkunç gelir. Günler gelip geçerken her şeyin değişiyor oluşuna isyan eder, kalıcı bir şeylere tutunmaya çalışırız. Akan hayatla uyuşmayan “sabit” gerçeklikler yaratır, sonra da onlara sıkı sıkı yapışırız. Peki, tersi mümkün değil midir? Yani, hayatın değişimleri ve akış ile dost olmak mümkün değil midir?

Yaşadığımız çağın aurası sahiplenmenin, ele geçirmenin, kârın, elde etmenin doğru olduğunu söylüyor olabilir; fakat hayatın gerçekliği basittir: “Hiçbir şeyi tutamazsın/sahip olamazsın.” Vakit, kesinlikle nakit değildir. İstediğiniz parayı verin, geçen zamanı geri getiremezsiniz. Dolayısıyla gerçekliği olan -her ne kadar uçucu da olsa- değişim ve akış iken, nakit sadece bir inançtır (Bir şeylere sahip olunabileceği inancı). Bu inanç hem hırsın ve bencilliğin kaynağıdır hem de hırs ve bencillik yaratır.… Yazının Devamını Oku

Platon-Lenin-Badiou Üçgeni’nde Hakikat-Komün Bağıntısı Üzerine

gorsel

Politika olarak adlandırılan faaliyetin, salt dışsal yöneten-yönetilen ilişkisiyle sınırlı olduğu ön kabulü, günümüzde giderek belirginleşen ontolojik bir sorun halini aldı. Homo politicus’un bu incitici sınırlandırmayı aşıp, Özne bilincine erişmesi için “hakikat prosedürleri”yle felsefi teması zorunlu. Bu bağlamda Komün, Özgürlük İdeası’nın son erek olduğu düzlemde, toplumsal özdeğerlerin sınır tanımaz açınımına olanak veren mekansal-zamansal (tarihsel) zemin olarak irdelenmeyi hak ediyor. Komün’e ait olarak serimlenen pre-politik hak ve adalet kavramlarının özsel kaynağını ise – Alain Badiou’nun haklı olarak bizi götürdüğü yerde – Antik Yunan’ın İdealar Dünyası’nda bulmamız rastlantısal değil. Ve belki de bu Platonik yolculukta daha ileri gidecek olursak, Alman İdealizmi’yle yeniden bir başlangıç yapılabileceğine inanmamız bir tuhaflık teşkil etmiyor aslında. Slavoj Žižek’in “Bugün hâlâ Hegelci olmak mümkün mü?” sorusuna verilecek “evet, ama komünist bir Hegelci” yanıtı absürt karşılanmamalı.… Yazının Devamını Oku

İncir Yaprağı İle Saklanan Gerçek: Schopenhauer Felsefesinde Cinsellik

Klimt_Aşk

Doğduk. Öleceğiz. Şu an varız. Ve insan denilen bir canlı türüne mensubuz. Buraya kadar iyi hoş fakat insan olmak da ne demek? Bu soru kafamızı bin yıllardır kurcalıyor. Ve cevap bulduğumuza inanıyoruz. İnsan olmaya dair cevabımız da kabaca şöyle: “Biz evrenin merkezindeyiz. Hatta evrendeki bütün deveran bizim etrafımızda cereyan ediyor. Biz bütün diğer canlılardan farklıyız. Ve biz, bedenden ziyade zihin veya ruh olan pek matah varlıklarız.” Kafamızda kendi türümüzle ilgili kurduğumuz fantezi kabaca böyleydi/böyle. Bu fanteziye sıkı sıkıya tutunduk. Bu sayede kendimizi çok değerli hissettik/hissediyoruz. Fakat ne var ki tarih içerisinde insan olmanın anlamına dair imajımız sürekli sarsıldı. Önce birileri çıkıp dünya yuvarlak dedi. Bunu anlamadık: “Nasıl, ya? Şimdi biz evrende merkezi bir konumda değil miyiz?” Sonra başkaları çıkıp bütün canlılarla akraba oluşumuzdan bahsetti, gene hoşumuza gitmedi: “Nasıl yani?… Yazının Devamını Oku

Ekonofiziğin Tarihsel Gelişimi ve Kuantum Mekaniksel Formalizmin Getirileri

gorsel1

Klasik Fiziğin Temellerinden Ekonofiziğe
Geniş anlamıyla ekonofizik, fizik dalında geliştirilmiş olan kuram ve yöntemlerin ekonomiye uygulanmasını içeren bir araştırma alanı olarak nitelendirilir. Özellikle fiziksel sistemlerin modellenmesinde sıkça karşılaşılan stokastik (rastlantısal), doğrusal olmayan ve istatistik fiziksel yöntemler bu disiplinde önemli yer tutar [1].

Ekonofizikçiler, 1995’de H. Eugene Stanley’in “ekonofizik” adlandırmasını kullanmasından bu yana ekonomistler cephesinden gelen skeptik ve kimi zaman sert eleştirilere maruz kaldı. Ancak, finansal ağın ürettiği devasa boyutta verinin ve karmaşıklığın karanlığında, fizik disiplininden gelen bütüncül ve sistematik bakışın, ekonomideki teorik ve ampirik boşlukları doldurma potansiyelini göz ardı etmek haksızlık olacaktır. Bununla birlikte ekonofizik, geleneksel ekonomi kuramlarında kısıtlı bilgi veren homojen ajan – denge durumlarının ötesinde, heterojen ajan – denge dışı durum formülasyonuyla, daha gerçekçi bir modelleme gereksinimine yanıt olma iddiasında.… Yazının Devamını Oku

Kelimelere Bahar Temizliği ve Edepli Saygısızlık

onur_aktas_

I. Truva atı kavramlar

Kelimeleri bir güzel yıkamak lazım… Kelimeler de zaten kaplara benziyor. İçerisinde bir takım anlamlar var. Ama bu anlamlar çoğu zaman küflenmiş ve kokuşmuş. O yüzden bu kelime kaplarını açıp içlerini bir güzel havalandırmalı, bozuk ve küflenmiş anlamları döküp, yerine de güzel anlamları koymalıyız ki bu kelimeler bir güzel tazelensinler. Kelimelerle hayatlarımızı sürdürdüğümüz düşünülürse arada bir kelimelere bahar temizliği ve bakım önemli…

Kelimelerle ilgili ilk sorular: Ne söylüyoruz? Ne yazıyoruz? Ne anlıyoruz? Aynı dili konuşuyoruz, kullandığımız kelimeler de aynı, fakat gerçekten ne anlıyoruz? Örneğin cümlelerimizde “ağaç”, “elma”, “kalem” gibi kelimeler var. Böylesi görece ne anlattığı net kelimeleri kullandığımızda bile -kaldı ki günlük hayatlarımızı daha da belirsiz kavramlarla sürdürüyoruz- birebir anlaşmak diye bir şey acaba mümkün mü? (Zaten bu yazının tali amaçlarından birisi de kelimelerin anlamları konusundaki rahatlığımızın üzerine soru işaretleri koymak).… Yazının Devamını Oku

Adam Smith’in Ahlaki Duyguların Kuramı Adlı Eserinde Doğa ve Ahlak İlişkisi Üzerine [*]

I. Adam Smith’in Ahlaki Duyguların Kuramı[1] adlı eseri nasıl okunmalıdır?

Ahlak bazen tehlikeli olabilir. Evrensel, ideal, nesnel ahlak kurallarının peşinde koşarken, farklı yaşam seçeneklerini, kültürleri ve çeşit çeşit insani deneyimi göz ardı edebiliriz. Ahlak kurallarını evrensel bir zemine oturtmanın zorluğu da farklı kültürler ve yaşam tarzları hakkında bilgimiz/görgümüz arttıkça karşımıza çıkar. Fakat gelin görün ki sanki doğa “sabit” gibidir. İşte tam bu noktada ahlak kurallarına evrensellik iddiası katmaya çalışan bazı filozoflar doğaya göndermelerde bulunmaya ve bu sayede ahlak anlayışlarının haklılığını göstermeye meyyaldirler. İşte bu temayüle Adam Smith iyi bir örnek olarak durmaktadır.

Ahlaki Duyguların Kuramı adlı kitaba baktığımızda, Smith’in bazı duyguların ahlaki olduğunu varsaydığını ve kitabın amacının da bu duyguları derli toplu ifade edecek bir kuramın oluşturulması olduğunu görürüz. Lakin kitabın başlığı “kuram” dese de, kitap aslında ahlaki davranışlarla ilgili “gözlemler”den oluşmaktadır.… Yazının Devamını Oku

Bugün de mi Mutsuzuz, Aristoteles?

Ian-Edwards-Creation-of-Self

Varlığın gizemini hissetmemek veya gizemin ötesinde bir yerlerde olmak için ya her şeye kadir bir tanrı olmak gerekir ya da duygusuz/ruhsuz birisi. Zira her şeye kadir bir tanrı zaten gizemin ötesinde olacaktır fakat ruhsuz birisi öyle şekilde sürüp gider ki sanki onun için hayat hiç akmıyor gibidir. Böylesi bir kişinin duyuları uyuşmuştur, hayatın kendisinde ilginç hiçbir şey bul(a)maz ve ona her şey sıradan/sıkıcı görünür. Oysa var olmanın kendisi başlı başına şaşkınlık verici bir durumdur: Hiçlik değil de varlık var. Yok değilim ve yaşıyorum. Ve varlık, insanı şaşırtan, büyüleyen bir mucize olduğunu her saniye adeta borazanlarla duyurur.
Hiçlik yerine varlık var. Bu acayip bir durum: Olmak ne demek acaba? Tüm bu varlığın şaşkınlığı üzerimizdeyken sormadan edemediğimiz ikinci bir soru daha var: İnsan olmak ne demek acaba?… Yazının Devamını Oku

Felsefenin Dayanılmaz Ağırlığı ve Liberteryen Sosyalizm

gorsel1

Özgürlük kavramının edimselleşmesine ve insanlığın kurtuluşuna dair umudumuz varsa eğer, bunun anlamlılığı ve olanaklılığı için, ne felsefeden ne de İdea’nın kendisinden kaçabiliriz. Baskısız, sömürüsüz, sınıfsız ve özgür bir dünya özlemi, derinde yatan bir idealizmi imler.

Tarihi, insanın özgürleşme mücadelesiyle özdeş gören [1] Hegelci diyalektik, bu bağlamda sadece yöntemsel ilerlemenin değil, aynı zamanda özün kendisinin, İdea’nın işaretçisi. O zaman, liberteryen (özgürlükçü) sosyalizmi basit bir oksimoron yakıştırmasından kurtaracak şeyin de İdea’nın kendi mantıksal açınımı olduğunu ve bunu aslında hem Hegel’i, hem de onu ‘tersine çeviren’ Marksizm’i aşarak yapabileceğini söyleyebilmeliyiz.

Birey-toplum çelişkisini, geçişlilik mantığıyla evrensel Özgürlük gerçeğine ve edimselleşmiş Hak kavramına çevirecek olan moment, Marx ve Engels’in materyal üretim ilişkilerine, ekonomik altyapıya güdümlü gördüğü İnsan [2] değil, tam tersine bu üretim ilişkilerini felsefi/etik çıkarsamalara güdümleyebilen İnsan’dır.… Yazının Devamını Oku

Hayatta ve Sanatta “YENİ” *

Kaynak: http://www.christies.com/

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yan gelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Turgut Uyar

I. “Yeni” nasıl mümkündür?
Dünya kocaman yuvarlak bir top ve bizler kısacık ömürlerimizde bu topun üzerinde koşturup duruyoruz; fakat bütün bu gulguleye rağmen hayatta gerçekten yeni bir şeyler oluyor mu? Belki de sadece aynılığın tekrarı içerisinde debelenip, kendimizi yenilikçi addediyoruzdur. Bir sormak lazım: Her günümüz birbirinin tekrarı mı? İlişkiye girdiğimiz insanlar bize benzeyenler ve bizim gibi düşünenler mi? İzlediğimiz birbirinden “farklı” filmler, gittiğimiz “farklı” alışveriş merkezleri bizim gerçekten tazelenmemize vesile olabiliyorlar mı? Okuduğumuz gazeteler hep aynı mı? Günlük rutinimiz bazen kırılıp farklı bir sese, alışılmadık bir düşünceye, yeni bir insana hayatımızda yer açabiliyor muyuz?

Yeni olan ve eski olan konusunda dikkatli olunması gerekir.… Yazının Devamını Oku