İktisat Tarihi

Kendiliğinden Doğan Düzenin İktisatta Neden Yeri Yoktur?

 “Hayek başlangıçta sosyal bilimlerin ve doğa bilimlerinin yöntemlerinin tamamıyla farklı olduğunu ve birinin yöntemlerini diğerine uygulamaya yönelik her girişimin yanlış olduğunu düşünüyordu (s. 100). Hayek daha sonra doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal bilimler için de uygun olabileceğini düşünmeye başladı (s. 106).”

Eamonn Butler, Hayek

Hayek’in iktisat metodolojisine kattığı en belirgin kavram “kendiliğinden doğan düzen” kavramıdır. Aslında kendiliğinden doğan düzen Hayek’in de içinde olduğu Avusturya İktisat Ekolüne çok ters gelen bir düşünceydi. Bu ekolün mensupları Aguste Comte’un doğa bilimleri ile sosyal bilimlerini tek ve zorunlu bir yöntem birliği altında tutmasına mutlak anlamda karşıdırlar, zira Avusturya İktisat Ekolü yöntembilimsel olarak düalisttir. Yani bilimsel yöntemleri mutlak olarak iki farklı gruba ayırır. Bunların birincisi, nesne ve maddeye bağlı olarak açıklanan ve fen bilimleri olarak adlandırılan fizik, kimya ve biyoloji gibi disiplinler; ikincisi de içinde insan eylemlerinin var olduğu sosyal bilimlerdir, yani iktisat, hukuk, felsefe, siyaset, tarih ve buna benzer disiplinlerdir.Yazının Devamını Oku

Hayek'in Samimiyetsizliği (Yoksa İki Yüzlülüğü mü?)

h3

Sol görüşlü The Nation dergisi Amerikalı milyarder Charles Koch ile Friedrich Hayek arasında 1973’de geçen bir mektuplaşmayı ortaya çıkarmış. Mektuplar Stanford Üniversitesi’ndeki “liberal” Hoover Enstitüsü’nün Hayek arşivlerinde bulunmuş. Dergide yazılanlar şurada. Koch’un mektubunun The Nation‘daki linki de şurada.

Ancak The Nation‘daki metin tam değil. Haberi hazırlayan Yasha Levine ve Mark Ames siteleri The Exile‘da mektubun tam metinini orijinalinin resmiyle birlikte vermişler. Ayrıca Levine ve Ames Msnbc’deki bir programa katılarak konu hakkında konuşmuşlar. (Programın videosuna şuradan da bakılabilir.)… Yazının Devamını Oku

Atilla Yayla ve Kes-Yapıştır – Cato Journal’dan Yazı "Almak"

YAYLAWIN_1

Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği başlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.

Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu.Yazının Devamını Oku

İktisat, Kendiliğinden Doğan Düzen ve Aydınlanma

Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak, canlı tutmak ve sonunu mümkün olduğunca ertelemektir. Düşünme ve eylemde bulunma insan doğasına ters düşen bir şey değildir; insan fıtratının en önemli özelliğidir. İnsan olmayanlardan ayırt edilmiş olarak insanın en uygun tarifi, onun “hayatına yönelik düşmanlık besleyen güçlere karşı amaçlı mücadele eden varlık” olmasıdır. İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. Sonuç olarak irrasyonel unsurların ileride olması hakkında yapılan tüm konuşmalar boşunadır. Evren içerisinde akılımızın açıklayamadığı, analiz edemediği insanın rahatsızlığını belli bir ölçüye kadar giderebildiği dar bir saha kaldı. Bu akıl ve rasyonelliğin, bilimin ve amaçlı eylemin alanıdır.

Ludwig von Mises [1]

Bugün ne yazık ki insanın biricik mantığının ve bilincinin aşağılandığı ve yok sayılmaya çalışıldığı bir çağda yaşıyoruz. Son yüzyılda ortaya çıkan felsefelerin, teorilerin ve ideolojik yaklaşımların pek çoğu (post modernizm, yeni sağ düşünceler, post yapısalcılık vs.) insanın amaçlı eylemine ve eleştirel aklına karşı yıkıcı ve bozguncu davranmışlardır.Yazının Devamını Oku

Tarih Mises’i Haklı Çıkardı mı? – Atilla Yayla’yı Düzeltmek

lf0090-01_figure_001

Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçen haftaki yazısında “kurucu rasyonalizm” olarak adlandırdığı bir düşünce geleneğinden ve İskoç Aydınlaması’ndan bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre, kurucu rasyonalizm toplumsal düzenlerin insan aklı vasıtasıyla kurulabileceğini ileri sürüyor ve böylece yeryüzü cennetleri olabilecek düzenlerin yaratılabileceğini iddia ediyormuş. Bu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik temsilcileri de sosyalizm ve faşizm imiş. Ancak toplumsal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, insani, keşifçi bir yolu da varmış ve bu da Aydınlanma’nın İskoç koluyla bağlantılıymış. Yayla bu aydınlamayı rasyonalizme karşı çıkmak için kullanmış.

Bu hususta Yayla özellikle bireylerin toplumda kullandıkları bilgi meselesinden bahsetmiş ve bu meselenin sosyalist ve faşist düzenlerin neden tam olarak işleyemeyeceğini açıkladığını ileri sürmüş. Dediğine göre, mükemmel bir sistemin kurulabilmesi için toplumda kullanılan tüm bilginin tek bir elde toplanması gerekiyormuş.Yazının Devamını Oku

Mises, Faşizm ve Özgürlükler

Mises 4

 

Hazır son yazıda Mont Pelerin Topluluğu’ndan bahsetmişken, topluluğun üyelerinden olan Mises’le ilgili kısa bir yazı da girelim.

Mises hem Türkiye’deki hem de dışarıdaki küçük bir kesim tarafından büyük bir liberal olarak biliniyor. Ama bakın kendisi Mussolini’nin iktidara gelmesinden sonra, 1927’de yayınlanan Liberalism – In the Classical Tradition adlı kitabında faşizmi nasıl övüyor:

Diktatörlükler kurmayı hedefleyen faşizm ve benzeri hareketlerin en iyi niyetlerle dolu olduğu ve bu hareketlerin müdahalelerinin şu an için Avrupa medeniyetini koruduğu inkâr edilemez. Faşizmin bu sayede kendine kazandırdığı değer tarihte sonsuza dek yaşamaya devam edecek. Fakat şu an için Avrupa’ya selamet getirmiş olsa bile, faşizmin politikası sürekli başarı vadeden türden bir politika değildir. Faşizm acil durumlarda kullanılan geçici bir çözümdü. Onu bundan daha fazlası olarak görmek vahim bir hata olur.Yazının Devamını Oku

Hayek ya da Marx Ne Fark Eder, Söyle!

HayekMarx

“[Marx’ın bahsettiği] Bu teknoloji nereden gelir? Teknolojiler nasıl değişim geçirir ya da gelişir? Bu teknolojileri kim uygulamaya koyar? Marksist sistemi meydana getiren yanlışlar silsilesinin ana noktalarından birini, Marx’ın bu soruya asla bir yanıt bulmaya çalışmamış olması oluşturur. Aslında Marx buna yanıt bulamazdı. Zira teknolojik koşulları ya da teknolojik değişmeyi insanların, yani bireylerin eylemlerine bağlaması durumunda tüm sistemi darmadağın olacaktı. Çünkü söz konusu durumda maddi üretken güçlerin insan bilincini ve o aşamadaki bireysel bilinci belirlemesinden ziyade, bunun tam tersi geçerli olacaktı.”

Murray Newton Rothbard

(An Austrian Perspective on the History of Economic Thought, Cilt 2, s. 373)

Yeni Türkü’nün bir şarkısında dediği gibi: “Ölüm ya da ayrılık fark eder mi söyle sensiz…” Bir âşık için sevdiğinden ayrılması ve onu bir daha görememesi ölüm gibidir.… Yazının Devamını Oku

Mises, Sosyalizm ve Kadınlar

Mises

Sovyet Rusya’da Savaş Komünizmi uygulamasına geçildikten iki yıl sonra, 1920’de Avusturya Okulu’nun ikinci kuşak temsilcisi Ludwig von Mises sosyalist ekonomiyi teorik açıdan eleştirdiği Die Wirtschaftsrechnung im sozialistischen Gemeinwesen adlı makalesini yayınlar. Mises makalesinde sosyalist bir devlette piyasa ekonomisinin ve para kullanımının ortadan kaldırılacağını, bu nedenle mal ve hizmetlerin üretim maliyetlerinin hesaplanamayacağını ileri sürer. Maliyetler hesaplanamadığı için de ekonomide etkin kaynak dağılımı gerçekleşmeyecek ve sosyalist ekonomi işlemeyecektir.

Bu eleştiriyle yetinmeyen Mises 1922’de Die Gemeinwirtschaft adlı kitabını yayınlar. Kitap 1936’da Socialism adıyla İngilizceye çevrilir. Hesaplamayla ilgili makale de 1935’de Economic Calculation in the Socialist Commonwealth adıyla Friedrich von Hayek’in editörlüğünü yaptığı Collectivist Economic Planning adlı kitapta yayınlanır. Böylece literatürde “sosyalist hesaplama tartışması” ya da “iktisadî hesaplama tartışması” olarak bilinen tartışma başlar.… Yazının Devamını Oku

"Genel Teori"nin 75. Yılı

Bu defa kısa bir hatırlatma yapalım: Bu ay Keynes’in The General Theory of Employment, Interest, and Money adlı kitabı yayınlanalı 75 yıl oluyor. Fikirlerini beğenin ya da beğenmeyin, Keynes’in kitabı iktisat biliminde ciddi çapta etki yaratan son önemli kitap. Genel Teori’den sonra iktisat biliminde aynı derecede etki yaratan başka bir kitap basılmadı.

70’lerdeki stagflasyon krizinden sonra fikirlerinin modası geçtiği düşünülmesine rağmen, son krizle birlikte Keynes’in ismi yeniden telaffuz ediliyor. Belki de bunda fazla garipsenecek bir şey yok, zira kriz dönemlerinde – “hiçbir şey yapmayın, piyasa her şeyi yoluna koyacak” diyenleri saymazsak – gerçek anlamda ne yapılması gerektiğini söyleyen, yani hükümetlere politika önerisinden bulunan başka iktisatçı yok.

Keynes’le ilgili olarak iktisat tarihçisi Mark Blaug’un sunduğu 1988 tarihli bir belgesel şurada.… Yazının Devamını Oku

Kurum Kavramı Üzerine

kurum kavramı üzerine

Ekonomik gerçekleri görmenizi sağlayacak bir gözlük takıp sağa sola bakmaya başladığınızda bir yanda bir hamburgere 160 USD veren Manhattan sakinlerini, diğer bir yanda günde 1 USD harcayamayan Afrika sakinlerini; bir yanda yoksulluğu, diğer bir yanda israfı; bir yanda gelişmişleri, bir yanda gelişmekte olanları ve diğer bir yanda da gelişmemişleri; her yanda ise eşitsizliği görürsünüz. Bu gözlemden sonra aklınıza şöyle sorular gelir: “ Bazıları ekonomik açıdan bu kadar gelişebilmişken diğer bazıları nasıl bu kadar kötü olabiliyor? Ülkeler arasındaki bu ekonomik uçurumları sebepleri nelerdir? Farklılıkların temelinde neler yatmaktadır?”. Yıllardır bu sorulara cevap aranıyor ve çeşitli teoriler öne sürülüyor. Son on yılda parlayan kalkınma fikri ise kurumsalcı yaklaşımınkidir. Aslında kurumların ekonomideki rolüne yönelik çalışmalar Hobbes, Smith, Commons ve Veblen’e dayanacak kadar eskidir. Yakın zamanda Coase ve North gibi büyük sosyal bilimciler kurumsal iktisada katkıları nedeniyle Nobel’e layık görülmüştür, ama son on yılda kurumsalcı yaklaşımın parlamasının arkasında Acemoğlu, Rodrik, Shleifer gibi isimlerin çalışmaları yatmaktadır.… Yazının Devamını Oku